İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve toprak bozulması uzun süre birbirinden ayrı çevre sorunları olarak ele alındı. Oysa 2026’da peş peşe düzenlenen üç büyük BM zirvesinin mesajı tam tersi: Üç kriz de aynı sistemin parçası. Moğolistan’daki Çölleşme COP17’si ve Ermenistan’daki Biyoçeşitlilik COP17’sinin ardından gözler 9-20 Kasım’da Antalya’da yapılacak İklim COP31’e çevrilecek. 2030’a yalnızca dört yıl kalırken üçlü COP yılının temel sorusu “koyduğumuz hedeflerin hangilerini gerçekten hayata geçireceğiz?”
2026, küresel çevre diplomasisi açısından sıra dışı bir yıl. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik ve çölleşmeyle mücadeleyi düzenleyen üç büyük Birleşmiş Milletler sözleşmesinin Taraflar Konferansları aynı yıl içinde gerçekleşiyor.
İlk durak 17-28 Ağustos'ta Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi COP17'si oldu. İkinci durak, 19-30 Ekim'de Ermenistan'ın başkenti Erivan'da gerçekleştirilecek Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi COP17'si olacak. Üçlü zincirin son halkası ise Türkiye. 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya, BM İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacak. Bu takvim tesadüfi bir yakınlaşmadan çok daha fazlasını ifade ediyor çünkü iklim değişikliği, doğa kaybı ve toprak bozulması artık birbirinden bağımsız üç çevre sorunu olarak ele alınamıyor. Kuraklık tarımsal üretimi düşürüyor; bozulan topraklar gıda güvenliğini tehdit ediyor; orman ve ekosistem kaybı karbon yutaklarını zayıflatıyor; su stresi hem şehirleri hem sanayiyi etkiliyor. Yani birinde yaşanan kriz diğerini de büyütüyor.
Dünya topraklarının beşte biri bozulmuş durumda
Dünya Ekonomik Forumu’nun dikkat çektiği verilere göre dünya üzerindeki kara alanlarının yaklaşık beşte biri bozulmuş durumda. Bunun 3,2 milyar insanın refahını etkilediği tahmin ediliyor. Daha çarpıcı olan ise kuraklık riski. Mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde 2050’ye gelindiğinde dünyadaki her dört kişiden üçünün kuraklıktan etkilenmesi bekleniyor. Toprak bozulması ve çölleşmenin ekonomik maliyeti ise şimdiden yılda yüz milyarlarca dolarla ölçülüyor. Dolayısıyla sadece çevreden değil, gıda sistemlerinden su güvenliğine, enerji altyapısından tedarik zincirlerine ve ülkelerin uzun vadeli rekabet gücüne kadar uzanan ekonomik bir riskten söz ediyoruz. Bu nedenle 2026’nın üç COP’u sürdürülebilirliği bir “maliyet kalemi” olmaktan çıkarıp ekonomik dayanıklılığın parçası olarak yeniden tanımlıyor.
1992 Rio’dan bugüne üç ayrı sözleşme, tek kriz
Bugünkü üçlü yapının temelleri 1992’de Rio de Janeiro’da düzenlenen Dünya Zirvesi’nde atıldı. Zirveden iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik ve çölleşme/toprak bozulmasıyla mücadeleye odaklanan üç ayrı küresel sözleşme çıktı. Aradan geçen 34 yıl ise bu alanları birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığını gösterdi. Doğa temelli çözümler bunun en net örneği. Sağlıklı ekosistemler karbon tutuyor, erozyonu önlüyor, su döngüsünü koruyor ve biyolojik çeşitliliğin devamını sağlıyor. Temiz teknolojiler ise emisyonları azaltırken doğal kaynaklar üzerindeki baskının düşürülmesine katkıda bulunabiliyor. Üçlü COP yılı bu nedenle üç ayrı müzakere masasını aynı sorunun farklı parçaları olarak görme fırsatı sunuyor.
İlk sınav toprak: Kuraklık artık ekonomik güvenlik meselesi
Üçlü COP zincirinin ilk ayağı olan Çölleşme COP17'sinin gündeminde arazi restorasyonu ve kuraklığa dayanıklılık öne çıktı. “Toprağı onarmak, umudu onarmak” teması altında küresel bir kuraklık çerçevesinin geliştirilmesi, 2030 sonrasına yönelik yeni stratejinin şekillendirilmesi ve arazi restorasyonu için finansmanın büyütülmesi gündemin temel başlıkları arasında yer aldı.
Toprak bozulması artık yalnızca tarım sektörünün problemi değil. Üretimin azalması gıda fiyatlarına, kırsal geçim kaynaklarına, göçe, tedarik zincirlerine ve nihayetinde ekonomik ve siyasi istikrara yansıyor. BM Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi’nin verdiği mesaj net: “Bilgi eksikliğinden çok, uygulama açığı ile karşı karşıyayız.”
İkinci sınav doğa: 2030 hedefleri tutuyor mu?
Üçlü COP yılının ikinci durağı Erivan olacak. Biyolojik Çeşitlilik COP17’sini önemli kılan ise 2022’de kabul edilen Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi'nin uygulanmasında ilk kapsamlı küresel değerlendirmenin yapılacak olması. Çerçevenin en bilinen hedeflerinden biri “30x30”: 2030 yılına kadar gezegenin yüzde 30'unun korunması ve bozulmuş ekosistemlerin yüzde 30'unun restorasyonu. Erivan’da ülkelerin ulusal biyoçeşitlilik planlarının, finansman taahhütlerinin ve izleme sistemlerinin 2030 hedefleriyle ne ölçüde uyumlu olduğu masaya yatırılacak. Finansman kritik başlıklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Küresel biyoçeşitlilik finansman stratejisi 2030’a kadar yılda en az 200 milyar dolar kaynak harekete geçirilmesini öngörüyor. Dolayısıyla Erivan’ın sorusu da Antalya’nın sorusuna oldukça yakın olacak: Hedef var, peki uygulama nerede?
Final Antalya’da: COP31’in üç büyük dosya
Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31, üçlü COP yılının son büyük buluşması olacak. COP31’in önündeki üç temel dosya; ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında güçlendirdikleri Ulusal Katkı Beyanlarını ne ölçüde hayata geçirdikleri, iklim finansmanı, uyum ve dayanıklılık olacak. Başka bir ifadeyle Antalya’da yalnızca ülkelerin gelecekte ne yapacakları değil, bugüne kadar verdikleri sözleri ekonominin içine ne kadar taşıyabildikleri de sorgulanacak. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı da hazırlık sürecinde “uygulama” mesajını öne çıkarıyor. Hedef, Antalya’ya giden yolu kapsayıcı ve çözüm odaklı biçimde ilerletirken iklim taahhütlerini somut sonuçlara dönüştürmek.
Antalya iş dünyası için de bir dönüm noktası
Üçlü COP yılının belki de en önemli mesajı iş dünyasına geliyor: İklim değişikliği, doğa kaybı ve toprak bozulması artık şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarının üç ayrı başlığı olarak görülemez. Bir gıda şirketi açısından toprak sağlığı, su ve iklim riski aynı tedarik zincirinin parçaları. Bir banka açısından doğa kaybı ve iklim riski finanse ettiği varlıkların gelecekteki değerini etkiliyor. Sanayi açısından su stresi üretim kapasitesine, enerji dönüşümü ise maliyetlere ve rekabet gücüne yansıyor. WEF’e göre çalışan ekosistemlere doğrudan bağımlı küresel ekonomik değer yaklaşık 58 trilyon dolar seviyesinde. Dolayısıyla doğayı korumak bir kurumsal sorumluluk meselesi değil; ekonomik varlıkları, tedarik zincirlerini ve gelecekteki gelirleri koruma meselesi. UNFCCC İcra Sekreteri Simon Stiell’in COP31 öncesinde öne çıkardığı gerçek ekonomi gündeminde de elektrik şebekeleri ve elektrifikasyon yatırımları, metan emisyonlarının azaltılması, dayanıklı şehirler ve gıda güvenliği bulunuyor. Bunların hiçbiri yalnızca “iklim” başlığı altında çözülebilecek meseleler değil…
Üç masada da sorulacak soru aynı
● 2026’nın üçlü COP yılı, küresel sürdürülebilirlik gündemindeki büyük bir değişimin işareti: Hedef koyma dönemi sona yaklaşıyor. 2030 hedeflerine yalnızca dört yıl kalmışken yeni taahhütler yerine, mevcut taahhütlerin ulusal politikalara, şirket stratejilerine, yatırım kararlarına ve finansman modellerine nasıl dönüştüğü önem kazanıyor. Ulan Batur toprağı, Erivan doğayı, Antalya iklimi konuşacak. Ama üç masada da sorulacak soru aynı: Verdiğimiz sözleri hayata geçirebilecek miyiz?
