"Türkiye’de tüketim kültürü, sadece gelir ve faizden değil; moda, reklam, sosyal statü ve gösterişten besleniyor. Borçlanarak yapılan bu tüketim eğilimi, hane halkını ve ekonomiyi riskli bir noktaya taşıyor."
Hafta sonu iki oğlum buluşup hamburger yemişler. Fiyatları sordum. Aldığım yanıt inanılmazdı, bir hamburger menü ABD’deki fiyatının yaklaşık 3 katı kadardı. Çocuklarım bu fiyatlara rağmen kafe, restoran ve barların dolu olduğunu söylediler. Sonra sordular, geçim sıkıntısı var, ücretler yetmiyor şikâyetinin bu kadar yüksek olmasına rağmen bu tür işletmeler neden dolu?
Onlara verdiğim yanıtı köşeme de aktarmak istedim. Makroekonomi lisans dersinde öğrencilere tüketim, gelirin, faiz oranı ve beklentilerin fonksiyonu olarak öğretilir. Gelir artarsa tüketim artar, faiz oranı yükselirse tüketim azalır. Yanıt Keynesyen ve Neoklasik sentezini ifade etmekte. Buradan ileriye gitmek için tüketimin-talebin faiz ve gelir esnekliğine bakmayı gerektirir. Daha açık bir ifade ile tüketimin faiz ve gelirdeki (GSYH) değişmelere karşı duyarlılığı öne çıkar. Bunun yanında gelir dağılımı da tüketim üzerinde belirleyicidir.
Makroekonominin analizinde diğer bilim dallarını da kullanırsanız tüketim üzerinde sosyolojik unsurların da önemli olduğunu görülür. Tüketim, bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sergilemiş oldukları bir davranış biçimi. Tanımlamadaki anahtar kavram, neoklasik iktisatçıların iktisat yazınına armağan ettikleri ihtiyaç kavramı. Onlara göre ihtiyaçlar sonsuz. Kurguladığımız ihtiyaç-tüketim ilişkisi, burada biyolojik ihtiyaçların ötesini ifade etmekte.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine girilirken, 1920’li yılların başında Henry Ford, kurduğu bant sistemi sayesinde tanesi 4000 dolardan otomobil üreterek dünyayı kitlesel üretimle tanıştırdı. Bunu yaparken yeniliğin bir üretim biçimi halini alıp sosyal bilimcilerin uğraş alanına gireceğini ve isim babalığını da sosyalist aydın A. Gramsci’nin yapacağını bilmiyordu. Fakat ekonomide sağladığı değişim muhteşemdi. ABD kaynaklı bu tüketim dalgasının ardından, kapitalist ülkelerde yeni tüketim dalgası İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşandı. Nitekim 1950’li yıllara gelindiğinde, ABD’de çoktan yerleşmiş olan, hatta bir model olan “kitlesel tüketim”, önce İngiltere’de, sonra Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinde, belirgin biçimde modern bir yaklaşımla, çok yoksul olanlar dışındaki tüm gruplar arasında gelişmeye başladı. Tüketimin, gelir, faiz ve servet gibi fonksiyonel değişkenlerin dışında sosyolojik ve psikolojik unsurların ağır bastığı bir davranış biçimine bürünmesi de bu dönemde ağırlık kazandı. Tüketiciler, artık sadece ihtiyaçlarını gidermek amacıyla değil, arzuladıkları için de tüketim yapmaya başladılar.
Tüketimin sosyolojik unsurları
Tüketim, bireyin sosyal statüsünü yüksek gösterme ya da belli bir “cemiyetin” içinde yer aldığını ifade etme biçimi olarak da kullanılmakta. Fonksiyonel olmayan talebin olası en önemli türü dışsal etkenlere bağlı olması. Bu durumda malın tüketilmesi ile elde edilen fayda, başkalarının aynı malı alması, tüketmesi ya da malın taşıdığı etiket fiyatının yüksekliği oranında artmakta ya da azalmakta. Bu talebi ‘Bandswagon Etkisi (sürü)”, “Snob Etkisi (züppe)” ve ‘Veblen Etkisi (gösteriş)” olarak farklılaştırıyoruz. Bandswagon Etkisi ile, başkalarının aynı malı tüketmesine bağlı olarak bir mala talebin artmasını ifade ediyoruz. Bu etki insanların uyum içinde olmak, modaya uygun ve şıklık için ya da gençler gibi görünmek için satın alma arzusunu gösterir. Snob Etkisi, bir mala yönelik talebin başkalarının aynı malı tüketmesi ile tüketimin azaltılmasını ifade eder. Bu insanların farklı olma, kendilerini sürüden ayırma arzularını gösterir. Veblen Etkisi ile gösteriş amaçlı tüketim kastedilmekte. Bu etki ile fiyat yükseldiğinde tüketicinin talebi artmakta. Geldiğimiz noktada tüketimin reklam, moda ve sosyal yapılanmadan etkilendiği açıkça görülmekte. Buradan yola çıkarak, bunların tümünü “tüketim kültürü” olarak adlandırabiliriz. Bu etkilerin varlığı, vergi oranlarını ya da faiz oranlarını kullanarak tüketim üzerinde etkili olunamayacağını da göstermekte.
Borçlanarak tüketmenin sonuna geliyoruz
Bankacılık sektörünün tüketiciyi güvenli müşteri olarak görmesi ve bankalar açısından yüksek faiz getirisi sağlaması nedeniyle artmaya başlayan tüketici kredileri, var olan tüketim eğilimini daha da yukarıya tırmandırdı. Yurtdışı finansman kaynaklı bu uygulama, ülkemizin kronik sorunu olan cari açığın artmasına da neden olmakta.. Tüketim eğilimini düşürmek için artırılan KDV ve ÖTV gibi vergiler, tüketim üzerinde azaltıcı yönde ciddi bir etki yaratmıyor. Bunun temel nedeni ise politi ka yapıcılarının tüketimin belirlenmesinde talep fonksiyonu dışındaki değişkenlerin önemini yeterince görememiş olmaları. Türkiye’de tüketiciler, sürü etkisi altında, gelirleri ile orantısız bir biçimde tüketme eğilimi içerisindeler.
Tüketim, özünde bireylerin ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yapılmakta. Ancak tüketim sadece gereklilikten kaynaklanmaz; aynı zamanda arzulanan nesneler için de yapılmakta. Arzular, bireysel tercihlerden kaynaklanmakta. Arzular adeta uyarılır. Uyarı mekanizmaları, yaşadığımız ortam, mesleki kaygılar ya da reklam ve benzeri araçlar yoluyla kurgulanabilir. Kapitalist ekonomilerde, talebi canlı tutmak amacıyla bunların tümü kullanılır. Buraya kadar bir sorun yok denilebilir. Sorun, tüketimin hangi kaynaklar kullanılarak yapıldığı ile ortaya çıkar.
Küreselleşmenin etkisiyle küçülen dünyada, farklı ülkelerde yaşayan insanlar aynı malları tüketmeye yönelmekte. Ancak ülkeler arasındaki gelir farklılıkları, bu eğilimin yarattığı iktisadi sonuçları da farklı kılabilmekte. Örneğin Türkiye gibi ülkelerde, tüketimin borçla finanse edilmesi sadece bireylerin finansman dengelerini bozmamakta, ülkelerin ekonomilerinde de sorun yaşanmasına neden olmakta. Sorunun çoğu zaman alınan iktisadi önlemlerle çözülebileceği düşünülse de, bu tür çözümler kısa erimli olmakta. Nitekim Türkiye’de hanehalkı borç tutsağına düşme noktasına oldukça yakın. Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre 2025 yılının ilk altı ayında geçen yılın aynı dönemine göre bireysel kredi ve kredi kartı sahipleri arasında 1.201 bin kişi borcunu ödeyemedi ve yasal takibe düştü. Bu rakam aynı zamanda bir yılda yüzde 35’lik bir artış olduğunu göstermekte.
Tüketiciler ülkemiz de, adeta miyopik bir davranış biçimi içerisinde davranmakta. Bundan dolayı, çözüm önerilerimiz sadece iktisadi yaklaşımlar içermemeli, sosyolojik unsurları da içinde barındırarak tüketim kültürünü oluşturmaya yönelik olmalı.
OKUMA ÖNERİSİ: Leibenstein, H. (1968), “Bandswagon, Snob and Veblen Effects in Theory of Consumers’ Demand”, Readings in Microeconomics içinde, W. Breit ve H. M. Hochman (der.), Holt, Rinehart and Winston Publishing