ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı olası bir askeri müdahaleye katılabileceğine ilişkin açıklaması, Ankara’nın Suudi Arabistan’la savunma iş birliğini ve bölgesel dengelerdeki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kapsamı henüz netleşmezken Türkiye, Suudi Arabistan’a destek ile doğrudan bölgesel savaşın tarafı olma arasında kritik bir tercih yapmak zorunda kalabilir.
Suudi Arabistan’ın güvenliği bugün üç ayrı cephede sınanıyor:
Husilerin askeri kapasitesi, İran’la bölgesel rekabet ve ülke içindeki siyasi düzenin dayanıklılığı. Peki, Suudi Arabistan'ı tüm bu sıkışmışlık içinden kim çekip çıkaracak?
ABD mi, Türkiye mi, Pakistan mı?
Yoksa bütün bu aktörlerin askeri desteği bile Riyad’ın güvenliğini sağlamaya yetmeyecek mi?
Trump'ın kritik açıklaması
ABD Başkanı Donald Trump’ın önceki gün yaptığı açıklama, bu soruları yeniden gündeme taşıdı. Yemen’de Husilere karşı olası bir askeri müdahaleye Türkiye’nin de katılmasını isteyebileceğini söyleyen Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilişkisini bir kez daha övdü ve “Harika bir arkadaşlığımız var. Kendisine çok saygı duyuyorum. Başkan Erdoğan, kendisinden istediğimi yapacaktır” dedi.
Bu sözler Washington'un Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlama yükünü paylaşacak aktörler arayışına Türkiye'yi de dahil etmeyi planladığının işareti.
AK Parti hükümeti de hâlihazırda Suudi Arabistan'a destek olunacağını bizzat Dışişleri Bakanı Fidan'ın ağzından açıklamış durumda.
Trump'ın hesabı; maliyeti başkalarına yüklemek...
Kasım ayındaki ABD ara seçimleri yaklaşırken, İran’la savaşın Amerikan kamuoyunda yarattığı maliyet ve siyasi baskı, Trump yönetiminin Suudi Arabistan meselesinde doğrudan dahil olması ihtimalini azaltır nitelikte. Amerikan iç kamuoyunda İran meselesine ilişkin bakış o kadar sıkıntılı ki, Trump'ın, İran/Yemen savaşlarının sorumluluğunu yönetim içindeki isimlere yükleyerek siyasi maliyeti azaltma arayışına girdiği, Savunma Bakanı Pete Hegseth’in ara seçimlerin ardından görevden alınabileceğine ilişkin haberler Amerikan basınında yayınlanmaya başladı bile. Sadece bu haberler bile, Washington’ın askeri hamleleri kadar bunların iç politikadaki sonuçlarını da hesapladığını gösteriyor.
Trump açısından Suudi meselesine Türkiye’nin olası katkısı bu nedenle önemli; Ankara, NATO üyeliğinin yanı sıra askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve bölgesel ilişkileriyle Suudi Arabistan’a destek verebilecek bir aktör.
Mekke anlaşmasının akıbeti...
ABD'nin Türkiye'yi de Yemen denklemine doğrudan dahil etme çabasındaki eksik ise Ankara’nın Riyad’la imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kurumsal altyapısı henüz tamamlanmış olması.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Ekim’de yaptığı açıklamada anlaşmanın yakında TBMM’ye getirileceğini söyledi. Erdoğan, kolektif savunma ve bölgesel iş birliğini kalıcı, kurumsal bir çerçeveye oturtmak için çalışmaların sürdüğünü belirtti. Ancak antlaşma metni hala TBMM'ye sunulmadı, dolayısıyla tam olarak ne içerdiği kamuoyu açısından hala bir "sır".
Üstelik Erdoğan'ın son ifadesindeki detaylar, Mekke Antlaşması’nın akıbeti konusunda önemli bir ayrıma da işaret eder nitelikte;
Antlaşmanın kurumsal altyapısının hazırlanması ile Türkiye’nin başka bir ülkeye asker göndermesine ilişkin somut karar aynı şey değil. Türkiye’nin Suudi Arabistan’a hava savunma sistemleri, insansız hava araçları, elektronik harp kapasitesi, eğitim ve bakım desteği sağlaması ile Yemen’de Husilere karşı doğrudan askeri harekâta katılması arasında ciddi fark bulunuyor.
Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan'ın da Türkiye’nin başka bir ülkenin toprağına asker göndererek orada saldırı düzenlemeyeceğini söylemiş olması önemli. Bu ifade, Ankara’nın savunma desteği ile doğrudan savaşan taraf olma arasında bir çizgi çekmeye çalıştığını düşündürüyor.
İşte Mekke İttifakı’nın gerçek sınavı da burada başlıyor;
Antlaşmanın tarafların savunma kapasitelerini güçlendiren bir iş birliği mekanizması mı olacağı, yoksa Türkiye’yi giderek genişleyen bir bölgesel savaşın içine çeken bir askeri çerçeveye mi dönüşeceği yönünde Ankara'nın bakışı ve duruşu hala netleşmiş değil.
Muhammed bin Salman iktidarda kalabilecek mi?
Üstelik Mekke Antlaşması'nın çerçevesi çizilirken hesap edilmesi gereken başka bir unsur daha var; Suudi Arabistan'daki mevcut rejiminin kalıcı olup olamayacağı.
Husilerin saldırıları, havalimanlarını, hava sahasını ve enerji altyapısını hedef alarak Riyad üzerinde hem askeri hem ekonomik baskı oluşturuyor, ülkenin ihracat kapasitesini, ticaret dengesinin vuruyor. Saldırılar, savunma harcamalarının yükselmesine neden olurken, petrol gelirlerine dayanan ekonomik model üzerinde ilave baskılar yaratıyor. Bu da Suudi Arabistan'ın iç siyasetindeki hâlihazırda var olan kırılganlıkları besliyor.
Suudi Veliah Prensi Muhammed bin Selman’ın (MBS) iktidarı merkezileştiren politikaları ülkedeki geleneksel dini çevrelerle, kabilelerle ve kraliyet ailesinin farklı kesimleriyle ilişkilerini zaten gergin hale getirmişti. MBS'nin gücü ilk ele geçirdiğinde "Ritz-Carlton operasyonları" ile bazı iş insanları ve prenslerin gözaltına alınması, mal varlıklarına el konulması ve eski güç odaklarının etkisizleştirilmesi, yönetimin kontrolünü artırırken biriken hoşnutsuzluklara da zemin hazırlamıştı.
Nitekim buradaki temel soru, bu hoşnutsuzluğun Husi saldırılarının ekonomik ve siyasi etkisiyle birleşip, rejimi tehdit edecek ölçüde örgütlenip örgütlenemeyeceği üzerinde düğümleniyor. Rejimin kendi güvenlik aygıtı içindeki hoşnutsuzlukları yönetememesi, dışarıdan gelen tehditlerden çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Devleti korumakla görevli kurumların sadakati yalnızca silahlarla, maaşlarla veya emir-komuta zinciriyle sağlanamaz. Bu sadakat, aynı zamanda siyasi düzenin kabul görmesine ve iktidarın kaynakları nasıl dağıttığına bağlıdır ki, bu da MBS'nin politikalarıyla yerle bir edilmiş durumda.
İran'ın perde arkasındaki arayışları
Suudi yönetiminin karşı karşıya olduğu risklere ilişkin en dikkat çekici iddialardan biri de İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun, Umman gibi ülkelerde Suudi kabile temsilcileriyle temas kurduğuna ilişkin haberlerde yatıyor. Bu iddialara göre görüşmelerde petrol gelirlerinin daha adil dağıtılması, kabilelerin eski haklarının geri verilmesi ve yönetim modelinin tek bir ailenin egemenliğine dayanmayacak biçimde değiştirilmesi gibi başlıklar ele alınıyor.
İddiaların doğru olması durumunda ortaya çıkacak tablo, Tahran'ın Husiler üzerinden Suudi Arabistan’a askeri baskı uygulamakla yetinmeyip ülkenin içindeki muhalif unsurlarla da ilişki kurmaya çalıştığını gösterir. Bu da, Riyad’ın karşısındaki tehdidin çok katmanlı hale gelmesi olarak okunabilir.
Türkiye ve İsrail “aynı safta” mı savaşacak?
Bölgesel denklemi daha da karmaşık hale getiren gelişme ise İsrail’in de Yemen’deki çatışmaya dahil olma eğilimine ilişkin haberler;
İsrail basınında Başbakanı Netanyahu’nun Suudi Arabistan’a ve Muhammed bin Selman’a destek önerdiğine ilişkin haberler çıkmaya başladı. Geçen ay da Almanya'da Suudi Arabistan'ın da dahil olduğu bir grup Arap ülkesinin İsrailli temsilcilerle bir yuvarlak masa etrafında buluştuğu haberleri yayınlanmış ve bu haberler yalanlanmamıştı.
Türkiye ikili anlaşmalar ve Mekke antlaşması üzerinde Suudi Arabistan’la savunma iş birliğini geliştirirken, İsrail’in de Yemen’de askeri rol üstlenmesi olasılığı da giderek artıyor. Ankara ile Tel Aviv arasındaki siyasi gerilim sürerken, iki ülkenin aynı çatışma sahasında fiilen benzer bir askeri hedef doğrultusunda hareket etmesi ihtimalinin artık masada olduğu açık.
İsrail'in hesabı; Suudileri İbrahim Antlaşmaları’na çekmek...
İsrail'in Yemen meselesine dahil olmak konusundaki asıl stratejik hesabı, Riyad’ı İbrahim Antlaşmaları’na dahil ederek İsrail ile Körfez arasındaki ilişkileri yeni bir güvenlik mimarisi içinde birleştirmek olduğu açık.
İsrail’in 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’le başlattığı normalleşme sürecinin Suudi Arabistan’ı da kapsaması, Orta Doğu’daki güç dengelerini değiştirebilecek bir gelişme olur. Riyad’ın İsrail’le diplomatik ilişkiler kurması, İran’a karşı bölgesel iş birliğini güçlendirebileceği gibi, Washington’ın Körfez’deki güvenlik mimarisini İsrail’le daha fazla bütünleştirme hedefini de destekler.
Böyle bir noktada Mekke Antlaşması'nın "nereye koyulacağı" ya da "akıbetinin ne olabileceği" de şimdiden düşünülmesi gereken sorular arasında yer alıyor.
Kısacası Suudi Arabistan'a ve fiili lideri MBS'ye ne ölçüde destek verileceği Ankara açısından adeta bir "çıkmaz sokak" gibi;
Eğer verilecek askeri destek yeterli olmazsa, İsrail'in devreye girmesi ve Mekke Antlaşması'nın "kadükolması" ihtimali var.
Türkiye'nin Suudi Arabistan'ı Mehmetçikle koruma ihtimali ise, zaten fon skandalı ve bitmeyen ekonomik krizle kamuoyunda giderek güç kaybetmekte olan AK Parti hükümetini iç politikada ciddi sınamalarla karşı karşıya bırakabilir.
Ankara açısından üçüncü seçenek Suudilere sınırlı destek verilmesi ve İsrail'in devreye girmesine göz yumulması olabilir; Bu durumda ise, AK Parti'nin Suudi Arabistan'da "İsrail'le nasıl aynı safta olunduğunu" kamuoyuna anlatması gerekecektir.
