Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la geliştirdiği yeni güvenlik mekanizması, Karadeniz’de artan Rusya-Ukrayna gerilimi ve ABD’nin Yunanistan merkezli “Batı” politikası, Ankara’nın dış politikadaki hareket alanını yeniden tartışmaya açıyor. Ortadoğu’dan Karadeniz’e uzanan yeni denklemde Türkiye’ye biçilen rol, ülkenin güvenlik ve dış politika tercihlerini doğrudan etkiliyor.
Seçimler, savaşlar, yapay zekâ ve algoritmalar…
Ortadoğu’da savaşın yarattığı güvenlik boşluğu, Karadeniz’de Rusya-Ukrayna çatışmasının genişleyen etkileri, Doğu Akdeniz’de enerji ve deniz yetki alanları üzerinden süren rekabet...
Hepsi küresel ölçekte giderek sertleşen büyük güç mücadelesinin farklı yönlerini oluşturuyor.
Mehmetçik Suudi Arabistan'a gidecek mi?
Türkiye'nin güneyindeki tablo çok karışık; ABD yavaş yavaş Ortadoğu'yu terk ederken, "bölgenin jandarması" görevinin bizzat Ortadoğu'daki kendi müttefikleri tarafından üstlenilmesinin adımlarını atmakta…
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu Mekke Paktı'nı bu açıdan okumak yanlış olmaz. Nitekim, başlangıçta siyasi bir deklarasyon niteliğindeki anlaşmanın son haftalarda hızla somutlaşmaya başlaması dikkat çekici. 31 Ağustos’ta İstanbul’da yapılan ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısının ardından üç ülkenin dışişleri bakanları New York’ta, genelkurmay başkanları ise Riyad’da bir araya geldi. 5 Ekim’de Riyad’da yapılan olağanüstü toplantıda ise daha kritik bir karar alındı.
Üç ülke, Suudi Arabistan’ın karşı karşıya olduğu tehditlere karşı gerekli askeri kuvvet ve kabiliyetlerin sağlanması ve bunların Suudi Arabistan’da hızla konuşlandırılması kararlaştırdı.
Bu, Mekke İttifakı'nın kâğıt üzerindeki bir anlaşmadan sahadaki güvenlik mekanizmasına dönüşme sürecinde önemli bir aşama. Türkiye'de hükümete yakın duran medya organlarında Türkiye'nin hava savunma sistemleri, elektronik harp, İHA/SİHA teknolojileri, eğitim, bakım ve yeni nesil savunma sistemleri ile Suudi Arabistan'a destek vereceğine ilişkin haberler sıkça yayınlanmaya başladı.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var; AK Parti hükümeti imzalanan Mekke Antlaşması’nı hala TBMM'ye getirip onay almadığı için, şu anda atılan adımlar, Mekke Antlaşması çerçevesinde değil, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında zaten devam eden ikili savunma işbirliği çerçeve anlaşmaları üzerinden gerçekleşiyor. Ancak adımlar hangi yasal çerçeve içinde atılırsa atılsın, Ortadoğu'da ABD'nin boşluğunun bu ittifak üzerinden doldurulmaya çalışıldığı açık.
ABD ile F-16 ve F-35 başlıklarında yürütülen temaslar, NATO içindeki konumu, Avrupa güvenliği ve Ortadoğu’daki yeni güvenlik düzeni birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Atlantik ittifakıyla bağlarını yeniden güçlendirdiğini söylemek mümkün. Elbette bunlara ABD Başkanı Trump'tan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a her fırsatta yapılan övgüleri de eklemek gerek.
Nitekim Moskova'dan da sert sinyallerin gelmesi, Türkiye'nin giderek "ABD kampına yerleştiğine" ilişkin imajının verdiği zararı ortaya koyar nitelikte.
Karadeniz de Hürmüz gibi "kullanılamaz" mı olacak?
Rusya-Ukrayna savaşının başından bu yana Türkiye’nin temel politikası, iki tarafla da konuşabilen ve mümkün olduğunca çatışmanın dışında kalabilen aktör olmak üzerine kurulmuştu. Tahıl koridoru bunun en başarılı örneklerinden biriydi.
Ancak savaşın üçüncü yılı geride kalırken bu denklem değişmeye başladı.
Tam da Türkiye-Ukrayna serbest ticaret anlaşmasının yürürlüğe girdiği haftada Karadeniz’de ticari gemilere yönelik Rus İHA saldırılarının yoğunlaşmasını, özellikle de Türkiye bağlantılı gemilerin hedeflenmesini tesadüf olarak nitelemek zor.
Romanya açıklarında Türk sahipli Royad Mammadov adlı geminin batırılmasının ardından iki Türk sahipli ticari geminin daha İHA saldırılarının hedefi olması şunu gösterdi;
Karadeniz artık Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın coğrafyası olmaktan çıkıp, Türkiye’nin ticaret yollarının, enerji güvenliğinin ve deniz taşımacılığı açısından da kritik risk alanı haline gelmiş durumda.
ABD ve İsrail'in İran'a saldırısıyla başlayan savaş Hürmüz Boğazı'nın kapanmasına, ticaretin ve enerji tedarikinin de darbe almasına yol açmıştı. Şimdi de Rusya-Ukrayna savaşının tırmanmasıyla Karadeniz'in "kapanması", yani ticaretin tamamıyla durması endişesi artıyor.
Türkiye'nin kendisini "ABD kampında" gösteren imajından acilen sıyrılıp, Moskova ile masaya oturması ülke çıkarları açısından elzem.
ABD'ye kadar güvenilir, camiden Akropolis'e, Washington'un değişen mesajı
Türkiye dış politikasında giderek daha fazla ABD kampına yaklaşırken, Ege'nin diğer yakasındaki gelişmeler ise "Washington'a ne kadar güvenilebilir" sorusunu meşru hale getiriyor.
ABD'nin yaklaşık 15 yıl arayla dünyaya verdiği mesajlardaki değişimi, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren iki görüntü üzerinden okumak mümkün.
2009’da Barack Obama, başkanlığının ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye'ye yapıp, İstanbul’da arkasına cami siluetini alarak konuşmuş, ABD’nin İslam’la savaş halinde olmadığını ve Müslüman dünyayla karşılıklı saygıya dayalı yeni bir ilişki istediğini söylemişti. Obama'nın bu konuşmasından sadece aylar sonra Arap Baharı başladı. Mısır'da, Suriye'de, Libya'da rejimler, yönetimler değişti.
Bugün ise ABD farklı bir "sahne" kuruyor;
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atina’ya yaptığı ziyarette arkasına Akropolis’i alarak Batı’nın yeniden kenetlenmesi çağrısı yaptı, Atina ve Roma’dan Hristiyanlığa, oradan Amerikan Cumhuriyeti’ne uzanan "ortak Batı mirasını" öne çıkarttı. Rubio'nun konuşmasında, dünyadaki yeni büyük güç rekabetine karşı ABD ve Avrupa’nın birlikte hareket etmesi çağrısı vardı.
Belli ki Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Karadeniz arasındaki jeopolitik hatta ABD açısından "Batı" Yunanistan merkezli olarak şekillenirken, Türkiye'ye ise "Ortadoğu'nun jandarmalığı" rolü uygun görülmüş durumda.
Türk dış politikası konuşulurken, üzerinde en çok tartışılması gereken de ülkeye biçilen bu rol olmalı…
Küresel rekabetin yeni cephesi; algoritmalar
Küresel dünyada yeni dönemin rekabeti yalnızca ordular ve silah sistemleri üzerinden yürümüyor.
Seçimler, sosyal medya platformları, yapay zekâ ve algoritmalar giderek siyasi gücün yeni araçları haline geliyor. Yakın geçmişte ülkelerin rejimleri istihbarat operasyonları ya da doğrudan askeri müdahalelerle değiştirilirken, şimdilerde "operasyon" sivil toplum, medya ve algoritmalar üzerinden ilerliyor.
Bir içeriğin milyonlarca kişiye ulaşmasını sağlayan algoritma, bir siyasi hesabı görünür veya görünmez hale getiren platform kararı, seçim kampanyalarının seçmen davranışlarına ilişkin devasa veri setleri üzerinden yürütülmesi, demokratik rekabetin doğasını değiştiriyor.
Brezilya seçimleri bunun güncel örneklerinden biri. 2026 seçimleri öncesinde Meta'nın Lula'nın Facebook'taki reklam hesabını geçici olarak devre dışı bırakması, daha sonra hesabı yeniden açması, teknoloji şirketlerinin seçim dönemlerinde sahip olduğu gücü bir kez daha gündeme taşıdı. Nitekim bizzat Trump yönetiminin desteklediği aday Bolsonaro, seçimin ilk turunu mevcut Cumhurbaşkanı Lula'nın önünde tamamladı.
Benzer bir durum 2019'da Bolivya seçimlerinde de yaşanmıştı. O dönemde X platformunun da sahibi olan Elon Musk, Bolivya'daki siyasi krizin bu ülkedeki lityum yatakları ile bağlantılı olduğu yönündeki bir yoruma, "İstediğimiz ülkeye darbe yapabiliriz. Bununla yaşamayı öğrenin" yanıtını vermişti. Bu sözler, milyarder teknoloji sahiplerinin siyasi güç ve jeopolitik müdahale tartışmalarının merkezine nasıl yerleştiğini gösteren sembolik bir örneğe dönüştü.
Bu tablo yalnızca Brezilya ve Bolivya ile de sınırlı değil. Washington, Trump yönetiminin "shield of the Americas"/ Amerika'nın kalkanı" adı verilen politikası çerçevesinde Washington yönetimi Batı Yarımküre'deki siyasi ve güvenlik bağlarını yeniden sıkılaştırma politikasının somut sonucu gibi.
ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun yaptığı son konuşmalarda bölgede ABD ile siyasi hizalanmanın güçlendiğine dikkat çekmesi de bundan.
Tüm bunlara ABD'nin Yunanistan Büyükelçisi Kimberly Guilfoyle'nun Romanya'da hükümetlerin değiştirilebileceği yönünde kapalı bir toplantıda söylediği ancak basına sızan ifadelerini de eklemek gerek.
Washington'ın ülkelere siyasi müdahale hevesinin bitmediğini, ancak şekil değiştirdiği ortada.
2028 seçimleri yaklaşırken Türkiye'nin de bu eğilimden "nasibini alması" olasılığını tüm siyasi partilerin gündemlerine alıp, kafa yormaya başlaması demokrasi açısından kritik önemde.
