ABD ile Çin arasındaki rekabet küresel sistemin ana eksenlerinden biri olmayı sürdürürken, orta güçler kendi çıkarlarını koruyabilecekleri yeni işbirliği alanları arıyor. Türkiye de BM reformundan yeni güvenlik ortaklıklarına ve Avrupa’nın değişen güvenlik mimarisine kadar uzanan bu arayışta, yalnızca gelişmeleri izleyen değil, yeni düzenin şekillenmesinde ağırlık koyan bir aktör olma sınavıyla karşı karşıya.
New York’ta geçen hafta gerçekleşen Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, yalnızca savaşların, krizlerin ve diplomatik gerilimlerin gölgesinde liderlerin birbirlerine yönelttiği sert mesajlardan ibaret değildi. Genel Kurul’un perde arkasında, çözülmekte olan mevcut uluslararası düzene alternatif oluşturabilecek yeni ortaklıkların ve yeni güç dengelerinin arayışı da vardı.
Aynı hafta içinde, New York ile Washington'da yapılan toplantı ve temaslar arasında ortaya çıkan diplomatik tablo ise, yeni uluslararası düzen tartışmasının en çarpıcı görüntülerinden birini oluşturdu. Dünya liderleri New York’ta çok taraflılığın, BM’nin ve küresel yönetişimin geleceğini tartışırken, dünyanın iki büyük gücü ABD ve Çin’in liderleri Washington’da bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Lideri Şi Cinping’in 24 Eylül’de Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği görüşme, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmedi. Tam tersine, ticaret, teknoloji, yapay zekâ, nadir toprak elementleri ve güvenlik gibi başlıkların büyük ölçüde Washington-Pekin ilişkileri üzerinden ele alınması, ABD-Çin hattının küresel sistemin en belirleyici eksenlerinden biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koydu. Zirvenin ardından Çin, iki ülkenin 30 milyar dolarlık karşılıklı gümrük vergisi indirimi düzenlemesi üzerinde anlaştığını ve yapay zekâ konusunda diyalog başlatacağını açıkladı. Bunun yanında mevcut ticaret ateşkesinin de uzatıldığı bildirildi.
Orta güçler kendi alanlarını oluşturmaya çalışıyor
Küresel dünyanın "orta güçleri" ise Çin-ABD'nin kimi zaman rekabeti, kimi zaman da işbirliğini öne çıkaran ikili ilişkilerinin gölgesinde, kendi alanlarını yaratmaya çalıştılar. Avrupa Birliği, Avustralya, Barbados, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Kenya’nın öncülük ettiği Partners for Multilateralism (P4M) girişimi, bu arayışın en somut örneklerinden biri. Türkiye de 21 Eylül tarihli deklarasyonu imzalayan ülkeler arasında yer aldı. Deklarasyonda çok taraflı sistemin daha temsilî, kapsayıcı ve etkin hale getirilmesi, BM’nin reforme edilmesi ve küresel yönetişimin değişen koşullara uyarlanması çağrısı yapıldı. İklim, yapay zekâ, sağlık, kalkınma finansmanı, ekonomik dayanıklılık ve tedarik zincirleri gibi alanlarda yeni işbirliği mekanizmaları oluşturulması da gündeme getirildi.
Burada ortaya çıkan tablo aslında yeni bir güç mücadelesinin habercisi…
ABD ve Çin, sahip oldukları ekonomik, teknolojik, askeri ve diplomatik kapasiteyle sistemin ana eksenlerinden biri olmayı sürdürüyor. Orta güçler ise bu iki merkez arasında yalnızca tercih yapmak zorunda kalmayacakları, kendi çıkarlarını ve önceliklerini birlikte savunabilecekleri mekanizmalar oluşturmaya çalışıyor.
Türkiye açısından asıl fırsat…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu öncesinde ve Genel Kurul’da yaptığı reform çağrıları bu nedenle daha geniş bir çerçevede değerlendirilmeli. Erdoğan New York toplantılarından hemen önce yabancı basına yaptığı açıklamalarda, BM Güvenlik Konseyi’nin veto sisteminin kaldırılmasını, daimi üyelik yapısının sona erdirilmesini ve Konsey’in Genel Kurul tarafından seçilen üyelerden oluşturulmasını önerdi. “Dünya beşten büyüktür” yaklaşımı böylece Türkiye tarafından, yalnızca mevcut yapıya yönelik bir itiraz olmaktan çıkarılıp alternatif bir kurumsal model önerisine dönüştürülmeye çalışıldı.
Ancak Türkiye açısından bundan sonraki mesele, mevcut sistemi eleştirmek kadar kolay değil elbette; Ankara’nın önündeki temel soru, BM içindeki reform çabalarında ya da orta güçlerin kendilerine alan açma çalışmalarında sadece imza atan ülkelerden biri olmak yerine, bu yeni mekanizmaların şekillenmesinde ağırlık koyup koyamayacağı.
Türkiye’nin son dönemdeki dış politika hamleleri, bu ikinci seçeneğe yönelik bir arayış bulunduğunu gösteriyor.
Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bunun önemli örneklerinden biri. Anlaşma, üç ülke arasında savunma ve güvenlik alanında daha kurumsal bir işbirliği zemini oluşturuyor. Nitekim New York’ta da üç ülkenin dışişleri bakanları bir araya gelerek anlaşmanın mekanizmalarının işletilmesini görüştü.
Bu tablo, Türkiye’nin kendisini yalnızca NATO-ABD hattı veya Avrupa ekseni içinde tanımlamak yerine, Körfez’den Güney Asya’ya uzanan yeni güvenlik ağlarının da parçası olmaya çalıştığını gösteriyor.
Ancak bunun bir başka boyutu daha var.
Orta güç olmak yalnızca daha fazla diplomatik alan kazanmak anlamına gelmiyor, aynı zamanda daha fazla sorumluluk almak anlamına geliyor. Kızıldeniz, Yemen, İran, Suriye ve Gazze gibi kriz alanları, Türkiye’nin aynı anda birçok farklı aktörle ilişki yürütmesini gerektiriyor. Ankara’nın yeni güvenlik ortaklıkları oluştururken bu krizlerin doğrudan tarafı haline gelmemesi, diplomatik hareket alanını koruması da önem kazanıyor.
Türkiye Avrupa masasında yer alacak mı?
Türkiye açısından ikinci kritik alan ise Avrupa…
Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda Avrupa’nın Türkiye olmadan güvenlik mimarisini güçlendiremeyeceği yönündeki mesajı, Ankara’nın Avrupa ile ilişkilerinde yeni bir güvenlik denklemine işaret ediyor.
Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmaya çalıştığı, ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün yeniden tartışıldığı bir dönemde Türkiye’nin askeri kapasitesi, savunma sanayii, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan jeopolitik konumu ve bölgesel diplomasi ağı Avrupa açısından önem taşıyor.
Ancak jeo-politik önem bir ülkeyi ancak bir yere kadar taşır; Asıl mesele, Türkiye’nin Avrupa’nın yeni güvenlik, enerji, savunma sanayii ve ekonomik mimarisinin neresinde yer alacağı olacak. Gölgede Fransa tarafından desteklenen Rum-Yunan ikilisinin vetoları sürdükçe, Türkiye'nin Avrupa masasında söz sahibi olma ihtimali hala ufukta görünmüyor.
Yeni uluslararası düzen yalnızca tanklar, füzeler ve ittifaklardan oluşmuyor; Teknoloji, yapay zekâ, enerji, finans, kritik mineraller, tedarik zincirleri ve ticaret kuralları da artık jeopolitik gücün parçaları. Türkiye'nin bir yandan diplomatik alanını geliştirirken, diğer yandan bu alanlara eğilmesi artık bir zorunluluk… Ancak bunu yaparken, Ortadoğu ya da Afrika bataklıklarında, başka ulusların çıkarlarını korumaya kalkıp, kendi gücünü boşa harcamaması da elzem.
Daha açık yazmak gerekirse; Türkiye'nin Suudi Arabistan çöllerinde, Husilerle çarpışmasına da, İran'ı karşısına almasına da gerek yok.
Çin-ABD zirvesinin sonuçları
Washington’daki Trump-Xi zirvesinden büyük bir ticaret anlaşması ya da Çin-ABD rekabetini sona erdirecek bir uzlaşma çıkmadı. Buna karşılık daha önemli bir sonuç ortaya çıktı: İki taraf, rekabeti yönetebilmek için ilişkide bir istikrar çerçevesini koruma konusunda mutabık kaldı. Nitekim Çin tarafı bunu açık biçimde “saygı, adalet ve karşılıklılık temelinde yapıcı stratejik istikrar” olarak tanımladı.
Zirvenin en somut çıktısı ticaret ateşkesinin 10 Ocak 2027’ye kadar uzatılması oldu. Böylece yeni bir tarife savaşının kapısı şimdilik kapatılırken, nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin tedariki, ABD’nin Çin’e yönelik ticaret ve teknoloji politikaları ve Amerikan tarım ürünlerinin Çin pazarına erişimi gibi başlıklar müzakere edilmeye devam edecek.
İkinci kritik başlık yapay zekâydı; Taraflar, yapay zekânın riskleri ve güvenliği konusunda diyaloğu sürdürme ve krizlerde doğrudan iletişim kanalları oluşturma yönünde ilerledi. Ancak bu alan, aynı zamanda iki ülkenin en sert teknoloji rekabetlerinden biri olmaya devam ediyor. Dolayısıyla burada ortaya çıkan tablo işbirliğinden çok, rekabet ile işbirliğinin aynı anda yürütülmesi.
Dikkat çekici başlıklardan biri ise İran oldu. Çin, İran’ın nükleer silah geliştirmemesi ve uluslararası suyollarında geçiş ücreti uygulanmaması konusunda ABD ile görüş birliğini resmen ortak metne yazdırdı. Resmi metin Hürmüz Boğazı’nın adını vermese de, düzenleme doğrudan bölgedeki krizin en kritik başlıklarından birine işaret ediyor.
Bunun karşılığında Washington’ın Tayvan konusunda ne verdiği ise açık değil. Ancak Çin açısından Tayvan’ın zirvenin en hassas başlığı olduğu biliniyor. Bu nedenle İran konusunda verilen mesajların, ABD’nin Tayvan politikasında beklediği karşılıkla birlikte okunması mümkün. Bu, ilan edilmiş bir pazarlık değil; fakat zirvenin perde arkasındaki olası pazarlık alanlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Zirvenin sembolik tarafı da önemli. Trump’ın Xi’yi Joint Base Andrews’ta bizzat karşılaması, ardından askeri tören ve devlet yemeği düzenlenmesi, Washington’ın ziyarete verdiği önemi gösterdi. Fakat görüntünün ötesinde asıl mesaj, iki liderin de “teması koparmama” konusunda ısrarcı olmasıydı.
Dolayısıyla zirveden çıkan temel sonuç şu: Çin-ABD rekabeti bitmedi; fakat taraflar, bu rekabeti yönetilebilir tutmak için masayı devirmemeyi tercih etti.
