Yemen’deki çatışma, Suudi Arabistan’ın güvenlik açığını görünür kılarken İsrail Riyad’la istihbarat iş birliği üzerinden bölgesel güvenlik mimarisinde yeni bir alan açmaya çalışıyor. Mekke Paktı’nın acil askeri ihtiyaçlara yanıt verecek ölçüde kurumsallaşıp kurumsallaşmadığı sorgulanmayı sürdürüyor.
Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma, Yemen sınırlarını aşarak Körfez güvenliği, petrol ticareti ve bölgesel ittifakların gerçek kapasitesi açısından yeni bir sınamaya dönüşüyor.
Suudi petrol altyapısına yönelik tehditler, Kızıldeniz ve Babülmendep’teki riskler ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yarattığı enerji baskısı, Riyad yönetimini aynı anda birden fazla cephede karar vermeye zorlamaya başladı.
İsrail krizi fırsata çevirme peşinde
İsrail basınında yer alan haber ve yorumlar, Husilerin yarattığı krizin İsrail tarafından "fırsata çevrilmeye" çalışıldığını gösterir nitelikte; İsrail basınına göre, Tel Aviv ile Riyad arasında Husilere karşı istihbarat paylaşımı başlamış durumda.
Axios’ta yer alan ve İsrailli yetkililere dayandırılan haberler, devreye ABD'nin de girdiği ve Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) üzerinden İsrail ile Suudi Arabistan arasında Husilere karşı iş birliğinin ilk adımlarının atıldığına işaret ediyor. İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinde kendisine yeni bir alan açmaya çalıştığı çok açık.
Almanya'daki gizli toplantı
Bu çerçevede İran savaşı ve bölgesel gerilimlerin ardından Almanya’da ABD öncülüğünde gerçekleştirildiği bildirilen askeri toplantı da dikkat çekici:
CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper’ın ev sahipliğinde yapılan toplantıya İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Mısır ve Ürdün’ün üst düzey askeri yetkilileri katıldı. Toplantı CENTCOM tarafından da doğrulandı, ancak toplantının tüm gündemi ve alınan kararlar kamuoyuna açıklanmadı.
Basına sızan haberler ise İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in İsrail ordusunun farklı cephelerdeki operasyonları hakkında Arap komşularına brifing verdiği, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin genişletilmesine yönelik planların da gündeme geldiği yönünde.
Belli ki İsrail, Suudi Arabistan’ın güvenlik açığını Türkiye ve Pakistan’ın yetersizliği üzerinden tanımlayan bir anlatıyı piyasaya sürme peşinde. Sosyal medyada epey karşılık da bulan bu anlatı, Mekke Paktı’nın siyasi etkisini zayıflatmayı ve İsrail’in güvenlik sağlayıcı rolünü öne çıkarmayı amaçlayan bir diplomatik çerçeve oluşturuyor.
Mekke Paktı'nın açıklanmayan sırrı; Siyasi mesaj mı, gerçek bir askeri cepheleşme mi?
Türkiye ve Pakistan'ın Suudi Arabistan'ın sıkışmışlığı karşısında sadece destek ve kınama mesajları ile yetiniyor olmaları, Mekke Anlaşması konusunda İsrail'in yaymaya çalıştığı imajı da destekler nitelikte.
Henüz kimsenin anlaşma metnini görmemiş olması, ortada dolaşanın sadece tek sayfalık "niyet beyanı" benzeri bir metin olması da Mekke Paktı'nın gerçekliğini sorgulatır nitelikte. En çok sorulan soru ise Mekke Paktı'nın üyelerine "hangi koşullarda ve ne tür bir destek öngördüğü" üzerine düğümleniyor.
Kısacası, Riyad’ın acil güvenlik ihtiyacı ile Mekke Paktı'nın uzun vadeye yayılan inşa süreci aynı takvimde ilerlemediği için, pakt konusundaki soru işaretleri de kaçınılmaz olarak artıyor.
Kızıldeniz koalisyonu da hareketsiz...
Suudi Arabistan’ın Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki deniz trafiğini korumak amacıyla oluşturduğunu açıkladığı koalisyon da sahaya yansımış değil; Türkiye, Mısır, Pakistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Ürdün, Yemen hükümeti, Sudan, Cibuti, Somali, Bangladeş ve bazı kaynaklara göre Nijerya veya Komorlar’ın yer alması beklenen bu yapı, geniş bir siyasi katılım öngörüyordu. Ancak Suudi Arabistan'ın petrol sevkiyatı Husi saldırıları altında erirken, Babülmendep Boğazı'ndaki trafik ciddi tehlike altına girmişken, çok sayıda ülkenin bulunduğu bu koalisyonda hiçbir hareket görülmemesi de manidar.
Bu hareketsizlik, bölge ülkelerinin tehdidin büyüklüğünün farkında olmadığını değil, doğrudan savaşa katılmanın maliyetlerini bildiğini gösterir nitelikte. Kızıldeniz’in açık tutulması konusunda ortak çıkar bulunmasına rağmen, Husilerle doğrudan çatışmanın İran’la gerilimi tırmandırma riski, ülkeleri daha ihtiyatlı davranmaya itiyor.
Kısacası, Yemen krizi, Orta Doğu’da yeni ittifakların ilan edilmesi ile bu ittifakların gerçek bir güvenlik kapasitesine dönüşmesi arasındaki farkı sahada açıkça ortaya koymuş durumda.
Mekke Paktı, Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışında önemli bir siyasi girişim olsa da henüz acil askeri ihtiyaçlara cevap verecek ölçüde kurumsallaşmış değil.
İsrail ise bu boşluğu kendi istihbarat, hava savunma ve bölgesel güvenlik kapasitesi üzerinden doldurmaya başladı bile. Tel Aviv’in amacı yalnızca Suudi Arabistan’a yardım etmek değil; bu yardımı normalleşme sürecinin ve Körfez’deki güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmek.
Savaşın petrol boyutu en çok Avrupa'yı vuracak gibi...
Yemen ve Hürmüz kaynaklı güvenlik risklerinin sıkıştırdığı tek ülke Suudi Arabistan değil; Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nın devre dışı kalması Kızıldeniz’e uzanan Yanbu hattından yükleme yapılmasını engellerken, Ras Tanura’dan çıkan petrolün önemli bölümünün Asya’ya yönlendirildiğinin açıklanması, Avrupa'yı zor durumda bırakmaya aday.
Suudi Aramco’nun Eylül ayı Avrupa tahsislerini iptal ettiği ve Ekim boyunca Avrupa’ya ham petrol sevkiyatının durabileceği yönündeki haberler de bu baskıyı artırıyor.
Burada dikkat çekici olan, enerji akışlarının yalnızca üretim miktarına değil, güzergâh güvenliğine de bağlı hâle gelmesi. Suudi Arabistan üretim kapasitesine sahip olsa bile, petrolü hangi limandan, hangi boru hattıyla ve hangi deniz rotasından taşıyabildiği stratejik önem kazanıyor.
Husilerin yarattığı zararın asıl kazananı...
Suudi Arabistan'ın çok sıkıştığı böylesine bir çatışma ortamında ABD'den açıkça istediği desteğe ret yanıtı alması, bunun yerine Washington'daki Trump yönetimi tarafından adeta "yardım için İsrail'e başvur" mesajının verilmesi de manidar.
İran'a karşı savaş başlatarak bölgeyi istikrarsızlaştıran Başkan Trump, ara seçimler yaklaşırken ülkesini geri çekip yaratılan kaosu bölge ülkeleri üzerinden çözmenin peşinde bir görüntü veriyor.
Washington ayrıca petrol üzerinden de küresel gerginliklerde zemin kazanma peşinde gibi;
ABD’nin bölgesel enerji stratejisine ilişkin tartışmaların bir bölümü, Washington’ın amacının yalnızca petrol arzını güvence altına almak değil, Asya ülkelerinin İran ve Suudi Arabistan petrolüne bağımlılığını azaltmak ve Çin’in enerji tedarik kanallarını baskılamak olduğu yönünde. Belli ki İran ve Venezuela gibi yaptırım altındaki ülkelerden Çin’e yönelen düşük maliyetli petrol akışlarının sınırlandırılmasına, Suudi petrol arzının da savaş nedeniyle azalması eklenerek Pekin’in enerji maliyetlerini yükseltmek ve dış tedarik esnekliğini düşürmek amaçlanıyor.
ABD’nin petrol stratejisini yalnızca Çin’i çevreleme amacıyla açıklamak eksik kalır; enerji güvenliği, doların uluslararası rolü, müttefiklerin korunması, küresel fiyat istikrarı ve yaptırım politikaları aynı anda etkili olan unsurlar elbette.
Yemen’deki çatışmanın bundan sonraki seyri, yalnızca Riyad ile Husiler arasındaki askeri dengeyi değil, Orta Doğu’daki ittifakların güvenilirliğini ve enerji düzeninin dayanıklılığını da belirleyecek gibi...
