Sürdürülebilirlik, günümüzün en popüler kavramlarından biri. Öyle ki gerek akademik gerek siyasal gerekse toplumsal her sohbetin içinde bir şekilde mutlaka önemli bir yer kaplıyor. Peki nedir sürdürülebilirlik? Bu konuda herkesin üzerinde anlaştığı bir tanım yok. Ancak herkes sürdürülebilirliğin “daimi olma yeteneği” olduğu konusunda hem fikir.
Bu neden önemli veya neden bugün daha da önemli? Bu sorunun cevabı insanın yıkıcı gücünün sonucunun farkına varmış ve bir felakete doğru gittiğini anlamış olmasında yatıyor.
Sürdürülebilirlik neden önemli?
Önemli çünkü dünyanın geleceğinden bahsediyoruz. Daha yaşanabilir bir dünyanın anahtarı sürdürülebilirlikten geçiyor. Doğal olarak bu kavram bir kesimi değil dünyanın bütününü temsil ediyor. Önce yaşadığımız dünyanın, insanın yaşaması için gerekli olan ekosistemin korunması, ardından zamanla bozulan ekosistemin tekrar yenilenmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında, sürdürülebilirlik deyince ilk akla gelen çevre duyarlılığı. Ancak, sürdürülebilirlik bundan mı ibaret? Elbette hayır. Sürdürülebilirliğin çevresel boyutunun yanında toplumsal ve ekonomik boyutu da var.
Biz, bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet aldık. Bu nedenle bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek neslin ihtiyaçlarının karşılanmasına zarar verilmemesi gerekiyor. Dolayısıyla bir yandan insanların, diğer yandan diğer organizmaların hayatta kalmasını sağlayacak bir yapı oluşturma becerisinin üstünlüğü önemli. Yer yüzünden sadece arı neslinin tükenmesi bile tüm canlıların yok olmasına sebep olabilecek bir etkidir.
Bu noktada ilk akla gelen doğal kaynakların hunharca tüketilmemesinin önüne geçilmesinin gerekliliğidir. Neresinden bakarsanız bakın, doğal kaynakların bir sonu var. Oluşumu yüzyıllar süren kaynakların bir çırpıda tüketilmesi, gelecek nesillerin bu kaynaklardan yoksun olması sonucunu doğuracaktır. Bu da insan yaşamının gelişiminin tersine döneceğine işaret eder. Bunu önlemenin tek yolu, mevcut kaynakların doğal yollardan üretiminden daha hızlı tüketilmemesinden ya da bu kaynaklara alternatif yeni yöntemlerin bulunmasından geçiyor.
Sürdürülebilirliğin tarihi
Sürdürülebilirliğin tarihinin, insanlığın tarihiyle eş zamanlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dünyanın daha yaşanabilir olmasını olumsuz etkileyecek her olay, sürdürülebilirlik için bir iz niteliği taşır. Ancak 18. yüzyıla kadar, insan doğa ile uyumlu ve iç içe yaşadığını söyleyebiliriz. Bu döneme kadar insanlar, doğadan daha çok kendisine zarar vermiştir.
Bununla birlikte Amerika’ya giden yerleşimcilerin Kızılderilileri yenmek için besin kaynakları olan bizonları yok etmesi, belki de 18. yüzyıl öncesi en önemli olaydır. “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” Kızılderili atasözünün pek de doğru çıkmadığını ama doğal denge için iyi bir tespit olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak sanayi devri ile peşinden gelen birinci ve ikinci dünya savaşlarıyla çevre felaketi ivme kazanmıştır. 18 ve 19. yüzyıllarda sanayi devrimi ile gerek fosil yakıtlar gerekse doğal kaynaklar, hunharca kullanılmaya başladı. Önce motorlar için buhar elde etmek, sonra da elektrik üretmek için kullanılan kömür, çevreyi tahrip etmeye başladı. Aynı zamanda demir-çelik ürünlerinin üretimi için hammadde olarak kullanılan doğal kaynaklar ve üretimde kullanılan enerji için gereken kömür ve fosil yakıtlar, eş zamanlı olarak havayı da kirletti. Üretimde ortaya çıkan atıklar ise felaketin tuzu biberi oldu. İnsanların bitmek bilmez tüketim çılgınlığı milyonlarca yılda oluşan kaynakları bir çırpıda tüketir hale geldi.
İngiliz iktisatçı Thomas Robert Malthus’un, “Malthus kapanı” ya da “felaketi” teorisi vardır. Teoriye göre, gıda ürünleri matematiksel artarken nüfus geometrik artar. Dolayısıyla nüfus arttıkça gıda ürünleri artan nüfusun ihtiyacına cevap veremeyecek, bunun sonucunda ise nüfus kendiliğinden gıdaya uygun olarak dengelenecek. Ancak, gelişen teknolojiler sonucunda, gıda ürünleri nüfustan daha hızlı arttı. Bugün dünyanın sorunu, zayıflıktan çok obezite.
Diğer taraftan, tıp bilimindeki gelişmeler insanları hastalıklardan korudu ve nüfusu daha da artırdı. Roma döneminde ortalama yaş 35 idi. Bugün Türkiye’de bu süre erkekler için 75,6 yıl, kadınlar için 81,2 yıl olarak hesaplanıyor. Nüfusun artış oranının düşmesi ise gıda kıtlığından çok insanların bireyselleşmesi ve konforlarını ön planda tutmasından kaynaklanıyor.
Ekonomik açıdan sürdürülebilirlik
Sürdürülebilirliği sağlamak için birincil öncelik iklim değişikliğinin önlenmesidir. Bu konuda uluslararası anlamda atılan en etkin adım, Paris İklim Anlaşması yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. 191 ülkenin taraf olduğu anlaşmanın amacı; küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerden 2 °C artış seviyesi ile sınırlı tutmaktır. Bunu sağlamak için tüm ülkelerin emisyonlarını düşürmesi amaçlanmıştır.
Emisyonun düşürülmesinin gerçekten yüksek bir ekonomik maliyeti bulunmaktadır. Türkiye’nin sadece enerji sektöründe yeşil dönüşüm maliyetinin 75-100 milyar dolar olması bekleniyor. Konuyu tüm sektörler ve tüm ülkeler bazında değerlendirdiğimizde, tek başına bu veri bile dönüşüm maliyetinin büyüklüğünü göstermektedir. Bu maliyetlerin nasıl karşılanacağı konusu henüz sonuca bağlanmamakla birlikte müzakereler sürmektedir. Anlaşma uyarınca, her ülke küresel ısınmayı azaltmak için üstlendiği katkıyı belirlemeli, planlamalı ve düzenli olarak raporlamalıdır.
Emisyonun düşürülmesi için, salımı yüksek üretimlerin salımı düşük üretime dönüştürülmesi, havayı kirleten ozon tabakasını incelten gazların ve fosil yakıtların tüketiminin sonlandırılması, enerjinin yenilenebilir enerjiden elde edilmesi, atıkların geri dönüştürülmesi gibi çevreyi kirleten her türlü faaliyetin sonlandıracak adımların atılması gerekmektedir. Dönüşümün maliyetinin en azından bir kısmının “kirleten öder” prensibi çerçevesinde, kirletenden vergi alınarak karşılanmaktadır.
Gümrük açısından sürdürülebilirlik
1 Ocak 2026’da AB sınırda karbon düzenlemesi kapsamında ülkeye girişte, ithal eşyasına ilişkin karbon vergisinin ödenmiş olup olmadığını kontrol etmekte ve ödenmemişse tahsil etmektedir. Bu uygulamanın zaman içinde tüm dünyada yaygınlaşacağı öngörülmektedir.
Gümrük işlemlerinin konusu eşyanın dış ticaretidir. Yeşil dönüşümün gereği olarak aynı zamanda dış ticarete konu eşya türleri arasında da bir dönüşüm kaçınılmaz olacaktır.
Ayrıca, uluslararası çapta yeşil dönüşümün sağlanmasının teşvik edileceği bir gerçektir. Bu kapsamda, bir taraftan yeşil dönüşümün finansmanı için daha uygun şartlar sağlanacak, diğer taraftan bu amaç için getirilen eşyaya daha uygun gümrük tarifeleri uygulanacaktır. Her iki durumda da yeşil dönüşüme ilişkin eşya ticareti hacminde hissedilir bir artış olacağı öngörülmektedir.