Mart ayının başından bu yana para piyasası fonlarında dikkat çekici bir çözülme yaşanıyor. Son dönemde yatırımcıların adeta “park alanı” olarak kullandığı bu fonlardan 300 milyar TL’nin üzerinde çıkış görülürken, toplam büyüklük yaklaşık 1,4 trilyon TL seviyesine geriledi. İlk bakışta bu hareket, para piyasası fonlarına olan ilginin azaldığı şeklinde okunabilir. Ancak tablo biraz daha yakından incelendiğinde bu çıkışın, doğrudan fon piyasasından tamamen kopuşu değil; riskten kaçışı, tahvil baskısı ve likidite tercihi üzerinden şekillenen daha karmaşık bir davranış değişimini işaret ettiği görülüyor.
Tahvillerde yaşanan değer kaybı fon performansına negatif yansıyor
Bu hareketin arkasındaki ilk önemli neden, ABD-İran hattında yükselen jeopolitik tansiyon sonrası piyasalarda güçlenen riskten kaçış teması. Savaşın daha uzun sürebileceği beklentisi, enerji fiyatlarını yukarı çekerken enflasyon görünümünü de yeniden bozdu. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde bu gelişmenin tahvil piyasasına yansıması gecikmedi. İçeride tahvil faizleri yükseldi; 2 yıllık tahvil faizi yüzde 40’ın üzerine çıkarken, 5 yıllık tahvil faizi yüzde 36’ya, 10 yıllık tahvil faizi ise yüzde 32 seviyesine yükseldi. Tahvil eğrisinin genelinde görülen bu satış baskısı, dolaylı olarak para piyasası fonlarının getirilerini etkiledi. Çünkü para piyasası fonlarında tahvil taşıma zorunluluğu bulunuyor ve tahvillerde yaşanan değer kaybı fon performansına negatif yansıyor.
Aslında bu kırılganlık bir süredir biliniyordu. Para piyasası fonlarının portföylerinde en az yüzde 10 oranında DİBS bulundurma zorunluluğu, faiz indirimi beklentisinin güçlü olduğu dönemlerde avantaj yaratırken, enflasyon sürprizlerinin geldiği ve tahvil faizlerinin yükseldiği dönemlerde fon getirilerinde baskı oluşturuyor. Bir başka ifadeyle yatırımcıların uzun süre “günlük stabil getiri” algısıyla izlediği para piyasası fonları, artık tahvil piyasasındaki oynaklığa daha açık hale gelmiş durumda. Mart başından itibaren yaşanan sert para çıkışı da büyük ölçüde bu yeni gerçekle ilişkili görünüyor.
Burada dikkat çeken önemli bir ayrım daha var. Para piyasası fonlarından çıkış olurken, para piyasası alternatifi olarak görülen para piyasası ve kısa vadeli serbest fonlara son bir haftada yaklaşık 45 milyar TL giriş yaşandı. Bu tablo iki şeyi aynı anda söylüyor: Birincisi, yatırımcı tamamen likitten çıkmak istemiyor. İkincisi, klasik para piyasası fonlarındaki tahvil baskısından kaçan yatırımcı, daha stabil getiri sunabilen alternatif araçlara yöneliyor. Ancak para piyasası fonlarından çıkan toplam para ile serbest fonlara giren para arasındaki fark oldukça yüksek. Bu da kalan önemli bölümün fon dışına çıkıp mevduata yönelmiş olma ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Asıl mesele oynaklığa maruz kalmadan likit kalabilmek
Zaten rakamların dili de bunu destekliyor. Son hafta getirilerine bakıldığında para piyasası fonlarının mevduata denk brüt getirisi yaklaşık yüzde 34,75 seviyesinde kalırken, para piyasası ve kısa vadeli serbest fonlarda bu oran yüzde 39,75’e ulaşıyor. Katılım esaslı para piyasası fonlarında ise ortalama haftalık getiri mevduat karşılığı yüzde 36,1 düzeyinde. Özellikle klasik para piyasası fonlarının getirilerindeki zayıflama düşünüldüğünde, yatırımcının bir kısmının doğrudan mevduata geçmesi oldukça rasyonel bir davranış olarak görünüyor. Çünkü bu aşamada yatırımcı açısından asıl mesele birkaç puanlık farktan çok, “oynaklığa maruz kalmadan likit kalabilmek.”
Bu noktada yatırımcı ne yapabilir? İlk seçenek, para piyasası fonlarında kalmaya devam etmek. Çünkü eğer ABD-İran gerilimi yumuşar, enerji fiyatları geriler ve tahvile yeniden alım gelirse, para piyasası fonları son dönemde kaybettikleri performansın bir kısmını geri alabilir. Özellikle tahvil baskısının azalması halinde, bu fonların yeniden daha tatmin edici günlük getiriler üretmesi mümkün. İkinci seçenek, tahvil zorunluluğu bulunmayan para piyasası ve kısa vadeli serbest fonlara yönelmek. Bu fonlar, son dönemde daha stabil kaldı ve getiri tarafında da daha güçlü bir görünüm sundu. Üçüncü alternatif ise katılım esaslı para piyasası fonları. Bu fonlar da aynı gün nakde dönebilme özelliğini korurken, tahvil içermedikleri için son dönemdeki tahvil satış baskısından negatif etkilenmediler. Üstelik serbest fonlarda aranan nitelikli yatırımcı şartı bu fonlarda bulunmuyor.
Özetle, para piyasası fonlarından yaşanan çıkışta, piyasanın yönünün hızla değiştiği, enflasyon ve jeopolitik risk başlıklarının iç içe geçtiği bir dönemde yatırımcının likiditeyi politika faizi üzeri getiriyle koruma refleksi öne çıkıyor. Faizlerin bir süre daha yüksek kalması mümkün. Bu nedenle para piyasası fonları, serbest likit fonlar ve katılım esaslı alternatifler, özellikle risk iştahının zayıfladığı dönemlerde portföylerde belli oranda yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Çünkü böyle zamanlarda yatırımcı için asıl kazanç, yalnızca yüksek getiri değil; gerektiğinde hızla pozisyon değiştirebilme esnekliği oluyor.