Önümüzdeki dönemde toplam satış adetlerindeki büyümenin devam etmesi olası. Ancak bu artışın niteliği sorgulanmalı. Satışlar büyüyor, ama pazar derinleşmiyor.
Türkiye otomotiv pazarı, satış rekorlarıyla çelişkili bir makro göstergeyi aynı anda gösteriyor… Pazar 1,37 milyon adet gibi tarihi bir yıllık büyüklüğe ulaşsa da, Avrupa’nın beşinci büyüğü haline gelmiş olsa da; 2025 yılında her 1.000 kişiden sadece 16’sı “0 km” yeni araç alabildi… TÜİK verilerine göre motosikletler dahil toplamda 34 milyona ilerleyen araç parkında yaş ortalamasının 14’ten fazla olması ve 5 kişiye 1 otomobillik istatistiğimiz de, halen gelişmiş Avrupa ortalamalarından çok daha kötü!..
Opel Türkiye Marka Direktörü Yiğit Yantaç'ın işaret ettiği gibi, bu iki veriyi uzlaştırmak için bakılması gereken yer nüfusun büyüklüğünden ziyade “satın alma gücü”… Pazarın büyümesi, nüfusun tamamına değil, finansmana erişebilen ve araç sahibi olabilecek gelir seviyesindeki belirli bir kesimdeki yoğunlaşmaya işaret ediyor. Bu dinamik, Türkiye’nin Dünya Bankası’na göre bir üst-orta gelirli ülke olarak kendi ekonomik sınıfına uygun bir penetrasyon seviyesinde olduğunu gösterirken; istisnasız tüm markalardaki satış rekorları ise, bu dar ama dinamik kesim içindeki talebin ne kadar güçlü olduğunun kanıtı.
İşte Opel Türkiye'nin 2025'te 75.487 adetle kırdığı tarihi satış rekoru ve hafif ticari araçlardaki %60'lık patlama, tam da bu "yoğun talep havuzu"nun başarılı bir şekilde yönetilmesinin sonucu… Yantaç, 2026 stratejilerini ise bu başarının kalıcılığını sağlamak için pazardaki yapısal sınırları dikkate alan bir yönetim anlayışıyla açıklıyor. Örneğin; bayi ağını 68'e çıkararak coğrafi kapsamı genişletmek ve Tofaş'ın lojistik altyapısıyla servis kapasitesini güçlendirmek, mevcut müşteri kitlesine daha iyi hizmet etmeyi amaçlıyor. Daha ilginci, filo satış payını bilinçli olarak %20-25'e düşürme kararları… Bu hamle, yüksek talep gören modellerdeki kıtlığı yöneterek perakende müşteri memnuniyetini ve ikinci el değerleri korumayı hedefliyor. Bir başka deyişle, pazar büyüklüğünü korurken, mevcut müşteri havuzunun "kalitesini" ve sadakatini sürdürmeye odaklanılıyor. Bu, nüfusun geneline yayılan bir penetrasyon artışı stratejisi değil, var olan pazar pastasında payını maksimize eden ve müşteri deneyimini derinleştiren bir strateji…
Bu noktada makroekonomik beklentilerle marka stratejisinin örtüşmesi, çok kritik… Yantaç'ın 2026 için bel bağladığı enflasyondaki düşüş, kredi notu iyileşmesi ve CDS'lerdeki gerileme gibi faktörler, esasında mevcut pazarı oluşturan kesimin finansmana erişimini daha da kolaylaştıracak ve onların talebini canlı tutacak… Opel'in hafif ticari araçlardaki odaklanması ve yerli üretimi artırması da bu dönemde beklenen ticari canlanmadan ve KOBİ yatırımlarından pay almak için yapılmış akıllı bir pozisyon alma gibi görünüyor. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde toplam satış adetlerindeki büyümenin devam etmesi olası ve bu, istatistiksel olarak kişi başına düşen araç sayısında da kademeli bir artışa yol açabilir. Ancak bu artışın niteliği sorgulanmalı… Satışlar, yeni ve daha geniş bir nüfus kesimini otomobil sahibi yaparak mı büyüyecek, yoksa mevcut sahiplerin araçlarını daha sık yenilemesi, ikinci ve hatta üçüncü araç alımı veya yoğunlaşan ticari filo talebiyle mi?..
Türkiye’deki satış rekorları ve Opel gibi bir markanın başarısı, ülkenin otomotiv pazarındaki dinamik kapasitesinin ve belirli bir gelir grubundaki talebin gücünün göstergesi… Bu, ekonomik bir başarı hikayesi… Ancak, bu büyümenin toplumsal motorizasyon seviyesini Avrupa ortalamalarına yaklaştıracak bir "pazar derinleşmesine" dönüşüp dönüşmeyeceği ise çok daha uzun vadeli bir soru… Cevabı, Yantaç'ın stratejilerinde değil, Türkiye'nin yüksek gelir grubuna sıçraması, orta gelirin reel olarak güçlenmesi ve gelir dağılımının iyileşmesi gibi yapısal ekonomik dönüşümlerde yatıyor. Satış rakamları ve penetrasyon oranı arasındaki makas daralabilir; ancak bu süreç, istatistiksel bir otomatizmeden ziyade, ekonomideki niteliksel bir sıçramaya bağlı olarak ilerleyebilir.
