Yalnız OPET tarihine ilişkin değil, Türkiye için de önemli bir projeydi Temiz Tuvalet Kampanyası. Üzerinden 25 yıl geçse de hâlâ güncelliğini koruyor. Milyonlar sahiplenmeye devam ediyor. OPET Yönetim Kurulu Kurucu Üyesi Nurten Öztürk, bu ilk sosyal sorumluluk projesinin ardından yine milyonları etrafında toplayan çok sayıda toplumsal fayda çalışmasına imza attı. Bugün sayıları 11’i bulan sosyal projeyi yönetiyor. Aynı zamanda kitapları da olan, fotoğraf sanatçısı ve şair Nurten Öztürk, şu sıralar hayat hikayesini konu alan bir kitap üzerine çalışıyor. “Bütün projelerimize başlarken, o duyguyu öyle yoğun hissettim ki her projeye bir şiir yazdım. Çünkü ben yazmayı içselleştirme olarak görürüm. Örneğin Tarihe Saygı Projemiz için ‘Çanakkale Destanı’ diye bir şiir yazdım. Benim için estetik, sadece görsel bir arayış değil; yaşanmışlıklara ve hayata dair hakikate dokunma çabasıdır” diyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı ve OPET Yönetim Kurulu Kurucu Üyesi Nurten Öztürk, kamuoyunda iş insanı kimliğinden daha çok sosyal projeleriyle tanındı. En çok takdiri bu alanlardaki çalışmalarıyla topladı. İlk sosyal projesi Temiz Tuvalet Kampanyası, üzerinden 25 yıl geçmesine karşın hâlâ gündemde. Bir nesli büyüttüğü söylenebilir; bir sektöre ilişkin anlayışları değiştirdiği de.
Peşinden çok sayıda yeni projeye öncülük etti Temiz Tuvalet Kampanyası. Nurten Öztürk’ün öncülüğünde, OPET’in çatısı altında bugün Temiz Tuvalet dışında Doğaya Saygı, Tarihe Saygı, Yeşil Yol, Örnekköy, Tertemiz Yarınlar Okullardan Başlar, Trafik Dedektifleri gibi 11 ayrı sosyal fayda projesi yürütülüyor. Her yaştan milyonlarca insana dokunuyor her biri; çocuğundan gencine, yaşlısına, köy muhtarından dev şirketlerin tepe yöneticilerine kadar toplumun her kesimini kucaklıyor.
ANNE BABADAN GELEN TOPLUMSAL DUYARLILIK
KÜLTÜR ve sanat üzerine konuşmak için bir araya geldiğimiz Nurten Öztürk, söyleşimiz boyunca hiç eksiltmeyeceği güleryüzü ile karşıladı bizi. Daha fazlasını anlattıklarından öğrenecektik ancak sosyal projelerde kitleleri ikna gücünü, daima gülen yüzünden, çevresine olumlu yansıyan bakışından aldığına şahitlik edeceğimiz görüşmemizi, EKONOMİ gazetesi yazarı Mete Belovacıklı ile birlikte gerçekleştirdik.
Şiir ve fotoğraf sanatına yakın ilgisini, yayımladığı kitaplarını, bu alanlardaki yeni çalışmalarını konuşacaktık Nurten Öztürk ile. Sohbet, sosyal projelerden açıldı. O anlattıkça anladık ki Nurten Öztürk’ün sanata artarak süren ilgisinin temelini, hayatının merkezine aldığı sosyal projeler oluşturuyor. Topluma hizmet anlayışı bir aile geleneği. Aldığı eğitimlerin, yanı sıra büyük bir içtenlikle sürdürdüğü öğretmenlik mesleğinin bir yansıması.

Küçük yaşlarından itibaren köy öğretmeni babasının toplumsal duyarlılığından etkileniyor. Topluma hizmet sunacak bir nefer gibi yetiştiriliyor âdeta anne babası tarafından. Özellikle de babası… Onun gibi şartlanıyor. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu tefrikası ve romanındaki Feride misali, bir nevi. Babasının “Köyün öğretmeni olacaksın, doktoru olacaksın, hâkimi olacaksın, her şeyi olacaksın köyde” sözleri zihninde; üstün başarılarla okuduğu okulların ardından 13 yıl sürecek öğretmenliğe adım atıyor. Yalnız öğrencileriyle değil, anne babalarıyla da çevresindeki halkla da iç içe bir yaşam sürüyor.
Sözü Nurten Öztürk’e bırakıyoruz: “Her şeyden önce üstün zekâlı birisi asla değilim. Özellikle çevreye, insana, doğaya, tarihî kültürel değerlere duyarlı ve mümkün olduğu kadar çevresiyle birlikte bir yerlere gelmeye çalışan ama değişim ve fark yaratmaya çalışan bir öğretmen olarak görüyorum.”
O HÂLÂ ÖĞRETMEN!
YAŞAMINI kendisinden dinleyenleri Öztürk, hâlâ öğretmenlik yaptığına inandırıyor. Temiz Tuvalet Kampanyası ile başlayan eğitimi merkezine alan sosyal projeler sıralanmış yaşamında.
Yanı sıra, okumayı sıklıkla tavsiye eden babasının söyledikleri kulağında; ne bulursa okumayı sürdürüyor. Nutuk başucu kitabı. Toplumsal duyarlılık, iyi okur yazarlık Nurten Öztürk’ü edebiyata iyice yaklaştırmış. Küçük yaşlarda merak saldığı şiire ilişkin uğraşlarını paylaştığı Fazıl Hüsnü Dağlarca, cesaretini artırmış. Üretken bir şair olmuş, şiir kitabı çıkarmış. Fotoğraf sanatı da gözlem yeteneğinden, çevresini “görme” alışkanlığından olsa gerek yaşamına girmiş.
İki sanat dalına ilişkin Öztürk, “Fotoğraf ve şiir farklı duyguları tetikliyor. Biri görsel, biri duygusal bir şey. O duygusallığı tetikleyen yine görsele dayanıyor ama her zaman sizi tetikleyen, şiir yazmanıza neden olan şeyi bir kareye sığdıramıyorsunuz” diyor.
ödüller örnek olur, teşvik eder
Nurten Öztürk, son olarak The International Business Awards 2025 “Social Impact Leader of the Year – Yılın Sosyal Etki Lideri” kategorisinde dünyada ilk defa verilen ödüle layık görüldü. Öztürk, "Ödül aslında emeğin zaferidir. Ve adil verildiği sürece, doğru değerlendirildiği sürece insanın kendisini tartmasını, geliştirmesini de sağlar. Başkalarına örnek olup “bunlar bunu yapmış, ödül almış” dedirtir; onları da teşvik eder. Bunun yanında size bir misyon kazandırır ve artık “bu işin geri dönüşü yok” dersiniz. Hep ilerleyeceksin. Durduğun yerde seni geçenler olur. Onun için hep ileri, hep ileri, hep ileri olacak şekilde bütün projelerimizi devam ettirmeye çalışıyoruz" diyor.
SOSYAL SORUMLULUK VE ESTETIK DUYARLILIK
OPET’in birçok sosyal sorumluluk projesine öncülük eden bir isim olarak, bu toplumsal duyarlılığın sizin estetik dünyanıza nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?
YILLARDIR sahada, insanların yaşamlarına dokunurken gördüğüm hikâyeler, yüzler, duygular benim dünyamı da doğal olarak besliyor. Fotoğraflarımda ya da yazdığım dizelerde gerçek olanı yakalamaya çalışıyorum. Bu bir bakış, bir duruş, bazen küçük bir ayrıntı oluyor. O nedenle benim için estetik, sadece görsel bir arayış değil; yaşanmışlıklara ve hayata dair hakikate dokunma çabası. Çünkü gerçek olan zaten yeterince güçlü; ona yalnızca görünür olacağı bir alan açmak gerekiyor.
İnsanı merkezine alan liderlik anlayışınızı yıllarca OPET projelerinde gördük. Sizce fotoğraf ile sosyal sorumluluk arasında ortak bir duygu, ortak bir motivasyon var mı?
KESİNLİKLE var. Hem fotoğraf hem de sosyal sorumluluk önce “görmekle” başlıyor. Bakmak yetmiyor; gerçekten görmek, fark etmek ve hissetmek gerekiyor. Fotoğraf çekerken de bir sosyal sorumluluk projesi yürütürken de karşınızdaki insanı bir nesne olarak değil, bir hikâye olarak ele alıyorsunuz. O hikâyeye saygı duymak, onu anlamaya çalışmak en temel ortak nokta. Temiz Tuvalet Kampanyası’ndan Yeşil Yol’a, Tarihe Saygı’dan Doğaya Saygı’ya kadar tüm projelerde çıkış noktamız; çoğu zaman kanıksanmış toplumsal sorunları görünür kılmak ve çözümün bir parçası olabilmekti. Fotoğraf da tam olarak bunu yapıyor; durup bakmadığımız, fark etmediğimiz anları önümüze koyuyor.
IŞIK FELSEFESI VE ÇOCUKLUĞUN IZLERI
Babanızın sık sık hatırlattığı “Işık ol kızım, çevreni aydınlat” öğüdü hayat felsefenizi nasıl şekillendirdi?
BABAM ben doğduğumda beni kucağına alarak, “Adı Nurten olsun” demiş. Sizin de ifade ettiğiniz gibi adımın anlamına işaret ederek her zaman bana “ışık gibi parlak ol”, “ışık ol kızım, çevreni aydınlat” derdi. Öğretmen bir babanın kızı olarak her zaman halkla iç içe oldum, paylaşmanın, dayanışmanın ve birlikte güçlenmenin ne demek olduğunu çok erken yaşta öğrendim. Bu nedenle hayatım boyunca topluma faydalı olmayı, sahip olduğum bilgi ve birikimi başkalarıyla paylaşmayı ve ışığı kat kat çoğaltarak çevreme yansıtmayı bir sorumluluk olarak gördüm. Attığım her adımda, yaptığım her işte bu anlayış bana yol gösterdi diyebilirim.
Bugün fizyogram tekniğinde ışıkla kurduğunuz bağın kökleri çocukluk yıllarınıza mı dayanıyor?
FIZYOGRAM, fotoğrafın resim sanatıyla çakıştığı, sınırlarının birbirine karıştığı bir teknik. Çocukluğumdan itibaren ışıkla kurduğum bağın, bugün bu tekniğe yönelmemde önemli bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Işığın dönüştürücü gücü, görünmeyeni görünür kılması ve duyguları söze ihtiyaç duymadan aktarabilmesi beni her zaman büyüledi. Değişik ışık kaynaklarının çevrelerine yaydıkları enerjiyi, evrene verdikleri mesajı okumaya çalışmayı seviyorum.
"şiir diye yazıyorsan oluyordur"
BİR gün büyük şair ve yazı insanı Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla karşılaştım. Kendisine “Ben de bir şeyler yazıyorum ama şiir oluyor mu bilmiyorum” dedim. “Şiir diye yazıyorsan oluyordur” dedi. O zaman dedim ki benimkiler gerçekten şiir ve bir kitap çıkarmalıyım. Şiirlerimi toparlayayım. Fakat kitabı çıkarırken hazırlayan editörümüz dedi ki: “Nurten Hanım, bu şiirleri ayıralım biz. Sosyal sorumlulukla ilgili olanları ya da tarzı farklı olanları koymayalım buraya.” Dolayısıyla benim şiir kitabımda onun istediği şiirler yer aldı. Ama tamamını kendi web sitemde de yayımladım.
IŞ DÜNYASI ILE SANAT ARASINDA DENGE
İş dünyasının rasyonelliği ile fotoğrafın sezgiselliği arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
ÖĞRETMENLİK geçmişim olduğu için disiplinli bir yapım zaten vardı. İş dünyası ise bu disiplini daha da güçlendirdi. İş hayatında karar alırken, yatırım yaparken rasyonel olmak kaçınılmaz. Bu noktada fotoğrafın sezgiselliği ise bana durup bakmayı, detayları fark etmeyi ve yalnızca akılla değil, kalple de değerlendirmeyi hatırlatıyor. Çünkü fotoğraf algıda seçicilik sağlıyor. En iyiyi bulmaya, en iyi şekilde seçmeye ve o küçücük kareye toplamaya çalışırsın. Küçük detayları görürsün. Bakmakla görmek arasında bir fark olan fotoğrafçılık bakışı ile rasyonel çerçeve içinde insanı, duyguyu ve anlamı gözden kaçırmayan bir denge kurabildiğimi düşünüyorum.
Toplumsal sorunlara dokunan projeleri uzun yıllar yürüttünüz. Sizin için bir liderin “aktivist” olması ne demektir?
BENİM için bir liderin “aktivist” olması; sorumluluk almaya cesaret göstermesi, toplumsal sorunlara uzaktan bakmak yerine bulunduğu yerden çözümün bir parçası olmayı seçmesi demek. Bir liderin sahip olduğu imkânları, bilgiyi ve etki alanını ortak fayda için kullanabilmesi önemli. Aktivist liderlik, günü kurtaran reflekslerden ziyade uzun soluklu bir adalet, eşitlik ve iyilik anlayışıyla hareket etmeyi gerektiriyor. Bu nedenle ben liderliği, topluma temas eden, dinleyen, öğrenen ve değişime öncülük eden bir sorumluluk alanı olarak görüyorum.
20 milyondan fazla insanın hayatına dokunan projelerinizin sizin kişisel yaşamınızda bıraktığı izler neler oldu?
TEMİZ Tuvalet Kampanyası’yla ilk yola çıktığımızda ben sponsorluk şeklinde değil de projelerimizi bizzat kendimiz üstlenerek yapalım diye düşündüm. Hâlen ciddi anlamda ülkemizin sorunu olarak gördüğümüz ve çözebileceğimize katkımız olacağına inandığımız konularda “hadi bunu da yapalım” diyoruz. Bugün aslında biz ticari firma gibi değil, bir sosyal sorumluluk şirketi gibi çalışıyoruz. Bu projeler benim kişisel hayatımda en çok sorumluluk duygumu derinleştirdi. Yaptığınız işin bir kişinin hayatına bile dokunduğunu gördüğünüzde, artık dünyaya eskisi gibi bakamıyorsunuz. Sahaya indiğinizde, insanların gerçek ihtiyaçlarıyla yüz yüze geldiğinizde, konfor alanınız doğal olarak değişiyor. Empati, soyut bir kavram olmaktan çıkıp günlük bir rehbere dönüşüyor. 20 milyondan fazla insana ulaşan bu çalışmalar bana şunu öğretti; kalıcı etki, uzaktan iyi niyetle değil, yakından ve süreklilikle oluyor. Bu yüzden bizim her projemiz uzun solukludur. O nedenle “tamamlandı, artık bitti” diye bir şey yok; öğrenerek, gelişerek devam ettiriyoruz.
FOTOĞRAFIN FELSEFESI VE UMUT ARAYIŞI
“Işığın karanlığa nasıl hükmettiğini anlatmak istiyorum” diyorsunuz. Bu ifade âdeta bir sanat manifestosu. Sizin için fotoğraf aynı zamanda bir umut arayışı mı?
FOTOĞRAF, bakmakla görmek arasında farkı çok iyi anlatan bir alan. Hislerden dışarıya açılan bir pencere. Fotoğraf algıda seçicilik sağlar; hep en iyiyi bulmaya, en iyi şekilde seçmeye ve o küçücük kareye toplamaya çalışırsın. Kendini, problemleri unutursun; mutluluk kavramını değiştirirsin. Işığın gücünü ve rengini keşfedersin. İyinin kıymetini daha iyi anlar ve ona ulaşmanın zorluğunu görürsün. Yaşamı ölümsüzleştirir, kaybetme korkusunu azaltırsın, umudu derinden beslersin.
Güzelliğin çirkinliğe “kafa tutması”, sevginin gücü, doğanın dengesi… Bu temalar sanatınızla hayatınız arasında nasıl bir bütünlük oluşturuyor?
BENIM fotoğraf anlayışım; ışığın karanlığa nasıl hükmettiğini, güzelliğin çirkinliğe nasıl kafa tuttuğunu, sevginin gücünü, yaşamın coşkusunu, doğanın dengesini göstermek istemekle başladı. Renklerin, şekillerin tüm cazibesini göz bebeklerimize dolduran minicik bir ışık huzmesinin yarattığı heyecan çok önemli. Değişik ışık kaynaklarının çevrelerine yaydıkları enerjiyi, evrene verdikleri mesajı okumaya çalışmayı seviyorum. Işığın ve rengin evrendeki raksı bir yaşam dersi gibi geliyor bana. Işık gördüğümüz kadar değil, gördüğümüzden fazlası. Ben de hep görünenden ötesini yakalamayı hedefliyorum.
ŞIIR VE FOTOĞRAF ARASINDAKI DIYALOG
Fotoğraf kitaplarınızda şiirlerinize yer veriyorsunuz. Sizce şiir fotoğrafa ne katıyor; fotoğraf şiire ne söylüyor?
BEN öğrencilik yıllarında güzel şiir okurdum; şiir ve yazı yazmaktan da hoşlanırdım. Başlangıçta tabii genç kızlık dönemlerinde daha çok aşk, sevgi üzerine şiirler vardı. Ondan sonra eşime evlenme yıl dönümünde bir şiir hediye ettim. Sonrasında bütün projelerimize başlarken de o duyguyu öyle yoğun hissettim ki her projeye bir şiir yazdım. Çünkü ben yazmayı içselleştirme olarak görürüm. Örneğin Tarihe Saygı Projemiz için “Çanakkale Destanı” diye bir şiir yazdım. Fotoğrafın sihrini ise sonradan fark ettim. Fotoğraf insanı geliştiriyor; görmeyi, sabretmeyi ve anın ruhunu yakalamayı öğretiyor. Şiirle fotoğrafın buluştuğu yerde ise kelimelerin söyleyemediğini görüntü tamamlıyor, görüntünün sustuğu yerde şiir devreye giriyor.
İlham sizde hangi yönden akar: Önce bir mısra mı doğar, yoksa bir fotoğraf karesi mi? Hangisi diğerini çağırır?
ŞIIRI her zaman yazamıyorsunuz. Şiiri yazabilmeniz için bir şeyin sizi etkilemesi gerekiyor. Hatta öyle etkilemesi gerekiyor ki içselleştirin ve içinizden dökülsün o mısralar. Onun için gördüğünden etkilenmek çok önemli. Ondan sonra da tabii onu aktarmak… Fotoğraf ve şiir farklı duyguları tetikliyor. Biri görsel, biri duygusal bir şey. O duygusallığı tetikleyen yine görsele dayanıyor ama her zaman o sizi tetikleyen, şiir yazmanıza neden olan şeyi bir kareye sığdıramıyorsunuz. O çok büyüyor çünkü. Ancak benim için ilhamın tek bir yönü yok. Önemli olan, o ilk kıvılcımı fark etmek ve ona alan açmak. İlham da tam bu özgürlük hâlinde akıyor.
OKUMA SERÜVENI VE LIDERLIK
Okuma alışkanlığınızın romanlardan yönetim kitaplarına doğru evrildiğini söylüyorsunuz. Bu değişim liderlik biçiminize nasıl katkı sağladı?
GENÇLİĞİMDE çok roman okurdum ve romanlar bana insanı, duyguları ve çatışmaları anlamayı öğretti. Farklı karakterlerin dünyasına girerek empati kurarken, olaylara tek bir pencereden bakmamak gerektiğini anladım. İş hayatına adım attıktan sonra ise yönetim ve liderlik kitaplarına olan ilgim arttı. Romanlar ve yönetim kitaplarının katkısı ile liderliğin yalnızca hedeflere ulaşmak değil; insanı anlayarak, dinleyerek ve birlikte yol alarak değer yaratmak olduğunu gördüm. Romanlardan gelen insan duyarlılığı ile yönetim kitaplarının kazandırdığı stratejik bakış, liderlik anlayışımın en sağlam temelini oluşturuyor.
Nutuk’u dönem dönem tekrar okuduğunuzu belirtiyorsunuz. Nutuk’un hangi bölümleri sizi özellikle etkiliyor?
NUTUK benim başucu kitaplarımdan. Zaman zaman açıp farklı bölümlerini okuyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün koşullar ne kadar ağır olursa olsun gerçekçi bir değerlendirme yaparak yol haritası çizmesi; kişisel değil toplumsal faydayı merkeze alması bugün de ilham verici. Nutuk’ta toplumun her kesimine yönelik değerli mesajlar var. Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunu, verilen o büyük mücadeleyi unutmamak için dönüp dönüp tekrar okumak gerek. Ben Nutuk’u her yeniden okuyuşumda yaşadığım döneme göre farklı cümlelerin altını çiziyorum. Bu da onu sadece tarihsel bir metin değil, benim için zamansız bir rehber hâline getiriyor.
gelecek projeler
Hayatınız üzerine yeni bir kitap hazırlığındasınız. Eminiz ki kadınlar başta olmak üzere toplumda yine ilham verecek, rol model konumuna hizmet edecek bir etki yaratacaktır. Ne dersiniz?
EĞER bir yaşam hikâyesi, bir deneyim başkasına cesaret veriyorsa, “ben de yapabilirim” dedirtiyorsa bu çok kıymetli. Özellikle de kadınlar için… Çünkü hâlâ pek çok kadın, kendi gücünün farkında değil. Bu nedenle eğer birilerine ilham verebilir, rol modeli olarak görülürsem bu benim için büyük bir mutluluk kaynağı olur. Eğer paylaştığım deneyimler bir kadının kendi sesini duymasına ve duyurmasına, yoluna daha güvenle çıkmasına katkı sağlarsa, bundan daha anlamlı bir karşılık olamaz.
Eşim Fikret Öztürk ile bizim hayatımız gerçekten ilginç. Biz köy çocuklarıyız. Kırsal kesimden çıktık. Öğretmenlik dönemimizde toplumun pek çok kesimiyle çok iyi ilişkilerimiz oldu. Daha sonrasında tabii ki ticari kimliğimiz nedeniyle dünya liderleriyle de tanışmak kısmet oldu. Bir köyden, kırsaldan çıkmış bir çift olarak ayrı ayrı güzel bir hikâyemiz var. Biz evlilik hayatımızda birbirimize hep destek olduk, güç verdik. Bu gücün ortaya çıkardığı yeni güçler var. Onun için biraz zaten kafamızı karıştıran da o oluyor: Ortak bir kitap mı çıkaralım, ayrı ayrı kitaplar mı olsun? Ama şu an bence birden fazla kitabı hak ediyor zaten. Ben biraz deneyimlerime dayalı olarak gözlemlerimi aktardığım bir hazırlık içindeyim. Onun için “Nasıl başardık? Bizi bu başarıya getiren şeyler neler ya da karşılaştığımız engeller neler?” bazında bir çalışma söz konusu diyebilirim.
Kitap ile ne amaçlanmaktadır?
ÖNCELİKLE başarı tek başına olmaz. Bunu anlatmak, göstermek istiyorum. Yapılan işlerde biz öne çıkıyoruz, ödüller alıyoruz ama o ödülün arkasında görülmemiş nicelerinin emeği var. Aslında ben onları da görünür kılmak istiyorum.
Ne zaman başladınız, nasıl bir hazırlık dönemi oldu?
YILLARDIR yazdığım notlar, seyahatlerde aldığım küçük kayıtlar, konuşma metinleri, gözlemler birikerek geldi. Bazen “tamam artık basıyoruz” dediğimiz anlar oldu ama hayat başka öncelikleri önümüze koydu. 6 Şubat depremi gibi… O zaman durduk. “Şimdi zamanı değil” dedik. Hazırlık süreci biraz da bu yüzden zamana yayıldı. Yaşananlara kulak vermek, durup düşünmek, kelimelerin gerçekten yerine oturmasını beklemek gerekiyordu. Aslında kitabın ritmi de hayatın ritmine benziyor; kimi yerde duruyor, kimi yerde hızlanıyor. Şu anda hızlanma dönemindeyiz. Biz çok şey gördük. 55 yılı hem çalışma yaşamında hem evlilik olarak doldurduk. Dolayısıyla bu 55 yılın anısına bir şeyler çıkaralım diye düşünüyorum.
Notlar almayı sever misiniz ya da belge biriktirmeyi? Evet ise onların da yararını görebilecek misiniz yeni kitap çalışmanızda?
EVET, not almayı çok severim. Yazılı notlar, ajandalar, konuşma taslakları, hatta bazen bir kelime ya da cümle… Hepsi birikir. Bu kitapta da onların çok büyük katkısı var. Çünkü notlar, yaşanananın duygusunu taşır; sonradan yazılan hiçbir şey o ânın duygusunu tam veremez.
TRUVA
Hey Truva, hey!
Hey!
Giz dolu,
Gizem dolu toprak.
Koynunda sakladığın
Nal sesleri,
İniltiler, umutlar,
Ve
Tarihe mal olmuş
Bir tutam aşk.
Haydi,
Fısılda bize.
Kimdi onlar?
Nasıl?
Nerede?
Ne zaman?
Neden yok oldular?
Hey!
Milat öncesinden bugüne dek
Tarihine gebe kalmış toprak.
Hey!
Tanrıların gazabına uğrayan
Helenler, Parisler, Hektorlar,
Fersah fersah derinlerde,
Magma ile kucaklaşmış
Bugünü bekliyorlar.
Hey!
Truva’nın çileli,
Bereketli toprakları!
Bizler, doyurduğun,
Bizler,
Onuncu kez
Doğurduğun,
Vefasızlığa tövbe etmiş
Torunlar.
Bizler,
Dünde bugünü,
Bugünde dünü arayanlar.
Bizler,
Bugün kükreyen Volkan’a,
Küllerinden yeniden doğan tarihe
Kucak açanlar.
Hey!
Truva’nın doyurduğu,
Truva’nın doğurduğu,
Siz Truvalılar.
Gelin birlikte uzanalım arzın merkezine.
Gelin birlikte uzanalım arşa.
Gelin dünyaya, barışa uzanalım.
Gelin,
Kardeş olalım
Birlikte.
Nurten Öztürk'ün Arkeoköy projesine başlarken yazdığı şiir.
