Ağırlıklı olarak aktif olarak iş aramayan ancak çalışmaya hazır olanlar ile part-time çalışıp daha fazla çalışmak isteyenlerin de dahil edildiği geniş tanımlı işsizlik oranı uzun süredir yüzde 27-29 bandında seyrediyordu. Son açıklanan verilerle birlikte bu oran yüzde 30,4’e yükseldi.
Hafta başında bu yılın ilk çeyreğine ilişkin iş gücü istatistiklerini aldık. Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı, bir önceki çeyreğe göre 0,1 puan gerileyerek yüzde 8,2 seviyesinde gerçekleşti. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfustaki işsizlik oranı ise değişmeyerek yüzde 15,2 oldu. Genç işsizliği erkeklerde yüzde 12,6 seviyesinde görünürken, kadınlarda yüzde 20,4 olarak açıklandı.
Her zamanki gibi hizmet sektörü istihdamın ana taşıyıcısı olmaya devam ediyor. Toplam yaklaşık 32,2 milyonluk istihdamın 19 milyona yakını hizmet sektöründe yer alırken, yaklaşık 6,5 milyonu sanayide, 4,5 milyonu ise tarım sektöründe istihdam ediliyor. Dünyanın genel eğilimine baktığımızda hizmet sektörünün giderek daha fazla istihdam yarattığını görüyoruz. Bu doğal ve anlaşılır bir süreç. Ancak Türkiye açısından dikkat çekici olan nokta, tarımın hâlâ toplam istihdam içinde oldukça yüksek bir paya sahip olması.
Tarımda verimsizlik
Tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı yüzde 15’lere yaklaşırken, bu tablo beraberinde ciddi verimlilik sorunlarını da gündeme getiriyor. Tarımda arz yönlü sıkıntılarımızı ve kendi kendine yeterlilik konusundaki handikaplarımızı düşündüğümüzde, yüksek istihdama rağmen düşük verimlilik sorununun ne kadar belirgin olduğu daha net ortaya çıkıyor.
ABD ve Avrupa gibi tarımda büyük ölçüde kendine yeterli ekonomilerde, tarımın toplam istihdamdan aldığı pay yüzde 4-5 seviyelerinde bulunuyor. Türkiye’de ise bu oran bunun üç katından fazla. Ölçek ekonomisi eksikliği, teknoloji kullanımındaki yetersizlik, eğitim sorunları ve belki de en önemlisi planlama eksikliği, tarımdaki verimsiz yapının temel nedenleri arasında yer alıyor.
Uzun çalışma saatleri, düşük verimlilik
Türkiye’nin dünyanın en uzun süre çalışan ülkeleri arasında yer aldığını farklı istatistiklerde sık sık görüyoruz. 2026 yılının ilk çeyrek verilerine göre haftalık ortalama fiili çalışma süresi 42,2 saat seviyesinde. Avrupa’nın birçok ülkesinde çalışma sürelerinin 35 saate doğru gerilediği düşünüldüğünde, bu rakam oldukça yüksek görünüyor.
Ancak asıl sorun, uzun çalışma saatlerinin yeterince verimlilik yaratmaması. Yani daha uzun çalışıyor ama aynı ölçüde üretkenlik sağlayamıyoruz. Bu durum ekonomik yapımızdaki temel verimlilik problemlerini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Atıl işgücünde tarihi yükseliş
Belki de en dikkat çekici veri, atıl işgücü oranındaki yükseliş. Ağırlıklı olarak aktif olarak iş aramayan ancak çalışmaya hazır olanlar ile part-time çalışıp daha fazla çalışmak isteyenlerin de dahil edildiği geniş tanımlı işsizlik oranı uzun süredir yüzde 27-29 bandında seyrediyordu. Son açıklanan verilerle birlikte bu oran yüzde 30,4’e yükseldi.
Aslında son 12 yıllık tabloya baktığımızda durum daha çarpıcı hale geliyor. 2014 yılında manşet işsizlik oranı yüzde 9 civarındayken, atıl işgücü oranı yüzde 17 seviyelerindeydi. Bugün ise manşet işsizlik yüzde 8,2 görünmesine rağmen atıl işgücü yüzde 30’un üzerine çıkmış durumda. Özellikle son 4-5 yılda bu makasın çok belirgin biçimde açıldığını görüyoruz.
Genç nüfusun ekonomiye kazandırılamaması
Bu tablonun en önemli boyutlarından biri de genç işsizliği. Gençlerde işsizlik oranının manşet rakamın çok üzerinde olduğunu vurgulamıştık. Ülkemizde 15-29 yaş grubunda ne işte ne eğitimde olanların oranının yüzde 25’lerde olduğunu düşünecek olursak, atıl kalan işgücünün önemli bir bölümünü gençlerin oluşturduğunu söylemek çok yanlış olmayacaktır.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladığımız bir haftada, gençlerimizi bu kadar atıl bırakmanın üzerinde çok daha ciddi düşünmemiz gerekiyor. Gençlerin yeteneklerine ve ilgi alanlarına uygun biçimde yönlendirilememesi, istihdam edilememesi aslında sahip olduğumuz en önemli kaynağı yeterince verimli kullanamadığımızı gösteriyor. Türkiye genç ve dinamik nüfus avantajına sahip bir ülke olmasına rağmen, bu potansiyeli ekonomik güce dönüştürmekte zorlanıyor.
Verilerde manşet ve hissedilen farkı
Benzer bir ayrışmayı enflasyon tarafında da görüyoruz. 2014 yılında yüzde 8 seviyelerinde bulunan TÜFE enflasyonu, aradan geçen yıllarda resmi rakamlarla yüzde 60’ların üzerine kadar çıkıp bugün yüzde 30’lar seviyesine gerilemiş durumda. Ancak vatandaşın 12 ay sonrası enflasyon beklentisi hâlâ yüzde 50 civarında seyrediyor.
Bir başka ifadeyle, manşet işsizlik ile atıl işgücü arasındaki farkın benzerini, gerçekleşen enflasyon ile hissedilen enflasyon arasında da görüyoruz. Son yıllarda hanehalkının enflasyon beklentileri çoğu zaman gerçekleşen enflasyonun yaklaşık iki katı seviyesinde oluşmaya devam ediyor.
Başka bir örnek sanayiden verilebilir. Sanayi üretiminin son 4-5 yıldır büyük ölçüde yatay seyretmesine rağmen, ihracatçı ve sanayiciler müşteri kaybetmeme kaygısıyla düşük kâr marjlarıyla üretime devam etmeye çalışıyor. Sanayi ve ihracatçıların dile getirdiği sorunlar rakamlarla tam örtüşmeyebiliyor. Bununla birlikle, son dönemde eğilim anketlerinde yansımayı da daha net görmeye başladık. Dünyada imalat sanayi PMI verileri uzun süredir 50 üzeri ve yukarı seyrederken, ülkemizde PMI göstergelerinin uzun süredir 50 eşik değerinin altında kalması bu ayrışmayı net biçimde ortaya koyuyor.
Son 10-12 yıllık dönemde Türkiye ekonomisinin ortalama büyümesi yaklaşık yüzde 4.5 seviyesinde gerçekleşti. Ancak özellikle son 5-6 yılda sanayi üretimi yatay seyrederken, başta perakende satışlar olmak üzere iç talep göstergeleri büyümeyi taşımaya devam etti.
Yani büyümenin ağırlıklı olarak tüketime dayanması, ithalat eğiliminin artması üretim tarafındaki sorunların hem istihdama hem de atıl işgücüne daha belirgin şekilde yansımasına neden oldu.
Sonuç olarak; üretim, istihdam ve enflasyon gibi açıklanan veriler ile vatandaşın hissettiği ekonomik gerçeklik arasındaki farkı çok daha dikkatli analiz etmek gerekiyor. Farklı göstergeler ve alternatif hesaplamalar bize ekonomideki sorunların daha derin boyutlarını gösteriyor ve aslında çözüm için ipuçlarını da veriyor. Bu çerçevede, ekonomi politikalarını oluştururken yalnızca açıklanan manşet verilere değil, hissedilen ekonomik gerçekliğe de daha fazla odaklanmanın doğru politikalar oluşturmak açısından son derece önemli olduğu kanaatindeyiz.