Bankacılık sistemi belirsizliği, uzun vadeyi ve ölçülmesi zor riskleri bilançosunda taşımak istemez. Bu refleks, mikro ölçekte karlılık için rasyonel görünse de makro ölçekte yıkıcıdır. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz iklim, toplumsal eşitsizlik ve demografik dönüşüm gibi krizler, tam da klasik bankacılık risk modellerinin dışında kalan alanlarda şekilleniyor. Mevcut kredi tahsis mekanizmaları, bu alanları ölçülemez ilan ederek sistemin dışına itiyor. Sonuçta bankalar istikrarı koruduklarını düşünürken, aslında geleceğin ekonomik zeminini olumsuz etkiliyorlar.
Özel bankaların işleyiş mantığı büyük ölçüde teminatlandırılmış kredi, kısa-orta vadeli geri dönüş ve geçmiş performansa dayalı risk skorlama üzerine kurulu. Sermaye yeterliliği rasyoları, takipteki alacak oranları ve regülasyon baskısı bu davranışı daha da pekiştiriyor. Ancak burada gözden kaçan kritik nokta şu: Bankalar yalnızca risk yöneten kurumlar değil, aynı zamanda riskin ekonomide nasıl dağıtılacağını belirleyen aktörler. Riskten kaçınma, tarafsız bir tercih değil belirli sektörleri, aktörleri ve gelecek senaryolarını sistematik olarak dışlayan kararlar.
Bu durum özellikle sosyal girişimler, kooperatifler, etki odaklı yapılar söz konusu olduğunda görünür hale geliyor. Türkiye’de sosyal girişimlerin ayrı bir hukuki statüsünün olmaması, bankacılık açısından ciddi bir kör nokta yaratıyor. Bu işletmeler KOBİ olarak sınıflandırılıyor ancak KOBİ bankacılığı, ağırlıklı olarak nakit akışı projeksiyonu, teminat yapısı ve ölçeklenebilirlik üzerinden çalışıyor. Bu nedenle bankalar çoğu zaman “kredi verilemez” sonucuna ulaşıyor.
Bir sosyal girişim uzun vadede işsizlik maliyetlerini azaltıyor, kamu harcamalarını düşürüyor. Ne var ki mevcut bilanço okuma pratiği bu tür değerleri görünmez kılıyor. Bankalar bu görünmezliği “verimsizlik” olarak yorumladıkça, kendi bilgi altyapılarını sorgulamak yerine ana fonksiyonunu bir grup için kullanılamaz kılıyor. Bu başvurulan çözüm, sosyal girişimleri kredi yerine yatırım mekanizmalarına yönlenmek oluyor. Ancak yatırım finansmanı, doğası gereği seçici ve sınırlı, çünkü henüz gerçek etki yatırımı mekanizmalarına çok yolumuz var.
Tam da bu nedenle misyon odaklı bankacılığı düşünmek gerek. Krizler çağında bankaların yalnızca dalgalanmalara tepki veren değil, geleceği var edenleri finanse eden aktörlere dönüşmesi gerekiyor. Bu dönüşüm, kalkınma bankacılığıyla karıştırılmamalı. Burada söz konusu olan, özel sermayenin de uzun vadeli, sabırlı ve yönlendirici finansman araçları geliştirmesi.
Peki bu nasıl mümkün olabilir? Öncelikle kredi ürünlerinin yeniden tasarlanması gerekli. Daha uzun vadeli, esnek geri ödeme planlarına sahip, performansı yalnızca finansal değil etki göstergeleriyle de izlenen kredi modelleri mümkün. İkinci olarak bankaların risk ekiplerinin sosyal etki, çevresel risk ve sektörel dönüşüm konusunda yeni uzmanlıklar geliştirmesi gerekli.
Peki mevcut özel bankalar bu dönüşümü gerçekten yapabilecek mi? Yoksa krizleri çözmek yerine yalnızca bilanço korumaya odaklanan bu yapıların yanında, özel misyon bankalarının ortaya çıkması mı gerekiyor? Yani özel sermayeyle kurulmuş, ancak getiri beklentisini uzun vadeye yayan, risk-getiri dengesini toplumsal faydayla birlikte düşünen yeni bir bankacılık!
Bu soru bir piyasa sinyali. Çünkü bugün fintech’ler, etki fonları ve alternatif finansman modelleri, bankacılığın bıraktığı alanı doldurmak için hızlı hareket etme kapasitesine sahip ancak bankaların da bugün harekete geçecek gücü var. Eğer bankalar krizlerde geleceği var etmek istiyorlarsa, bu dönüşüme bugün liderlik etmeleri gerek. Aksi halde bu rol, bankacılığın dışındaki aktörler tarafından üstlenilecek ve bu keşfin kilidi bir kez açıldığında etkisi katlanarak büyüyecek.