Uzun süredir sürdürülebilirlik tartışmalarında bireyin merkezde tutulmasının büyük ölçüde bir göz boyama olduğuna inanıyorum. “Sen atığını ayrıştır, sen termosunu taşı, sen pipet kullanma” çağrıları, iyi niyetli görünse de esaslı bir yanılsamaya hizmet ediyor. Sanki sistemik krizlerin faili bireylerin gündelik tercihleriymiş ve bu krizler yine bireysel mikro eylemlerle çözülebilirmiş gibi bir hikâye anlatılıyor. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik, toplumsal ve ekonomik sorunların büyük kısmı bireysel değil; kurumsal, yapısal ve sistemiktir.
Bu, bireyin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ama bireyin önemi, çoğu zaman tarif edildiği yerden değil, bambaşka bir noktadan başlar. Asıl kritik soru şudur: Gücü olan bireyler —özellikle karar alma mekanizmalarında bulunanlar— bu gücü nasıl kullanıyor?
Bir kurumun kurumsal sosyal sorumluluk bütçesini nereye harcadığı, hangi girişimi desteklediği, kimi tedarikçi olarak seçtiği ya da seçmediği; sadece teknik değil, etik kararlardır. Bir sosyal tedarik programını kurum içinde hayata geçirmek için emek verip vermemek, risk almak ya da “hazır değil” diyerek geri çekilmek, sistemin neresinde durduğunuzu açıkça gösterir. Kurum adına kullanılabilen para, itibar ve güç; dönüştürücü bir kaldıraç da olabilir, statükonun sessiz bir bekçisi de.
Özellikle girişimcilik ve sosyal girişimcilik dünyasında sıkça karşılaştığımız bir beklenti var: Girişimler hazır olsun, ölçeklenmiş olsun, risksiz olsun; biz de hizmet alalım. Oysa girişimcilik dediğimiz şey tam da hazır olmama hâlidir. İnovasyon, zaman, emek ve güven ister. Bir fikre, bir ekibe, bir niyete inanmak; onu küçük desteklerle, pilotlarla, sınırlı bütçelerle ama istikrarlı biçimde büyütmeyi göze almak gerekir.
Dönüşümün rüzgârı...
Kurumsal ölçekte çok küçük sayılabilecek meblağlarla başlayan desteklerin, yıllar içinde girişimleri kurumsala hazır hâle getirmesi üzerine sistemik çalışmalar gerçekleştirmek gerekir. Ama bu, “bizim işimiz değil” diyerek sorumluluktan kaçmadan, bilinçli bir yükümlülük almayı, dertlendiğimiz memleket hallerine bir sosyal medya paylaşımı yapmanın yanında onları çözmeye niyet edenleri emekle yorularak desteklemeyi gerektirir. Belki önce sadece hediyelik alımlarından başlayarak, daha sonra büyük satın alma projelerine uzanan sosyal tedarik sistemlerini kurmak için çalışmalıyız. Daha adil üretim yapanları, hayatta kalması gerekenleri, yeni KPI’larla merkeze almak mümkün ama bunun için içeride dönüşümün rüzgârını estirmekten hiç vazgeçmemek gerekir.
Aksi hâlde, bu adımlar atılmadan toplumsal çürümeden, ülkenin gidişatından, memleketin hâlinden şikâyet etmek insanın içini acıtıyor. Topluluk programlarına yatırım yapmadan, gençleri yalnızca görünürlükle destekleyip gerçek güçlenme alanları açmadan; pazarlama odaklı işlere kaynak akıtıp sonra gençliğin umutsuzluğuna üzülmek gerçekçi değil. Kurum şapkanızda aldığınız eylemler belki de gündelik hayatınızdan o kadar da bağımsız değildir.
Hepimiz eylem üretmek zorunda mıyız? Elbette hayır. Ama elimizdeki gücü -az ya da çok- nasıl kullandığımızı sorgulamak zorundayız. Çünkü birey, sadece gündelik tekil tüketim tercihleriyle değil; karar mekanizmalarında kimi, neyi, ne için desteklediğiyle sistemde belirleyici bir rol oynar. Bazen bu rol, değişimin öncüsü olmaktır; bazen ise mevcut adaletsizliğin faili.
2026’da, mikro ve makro ölçekte adil bir sistemi inşa etmek için hepimizin daha çok yorulması, daha çok emek vermesi gerekiyor. Sosyal girişimleri, yerel üreticileri, hayalleri olan gençleri sabırla desteklemek onları hazır oluşlarıyla değil geleceği var etme potansiyelleri ile el üstünde tutmak gerek. Aksi halde dünyanın geldiği hale üzülme halimizin artışını izlemekten başka çaremiz yok. Bu çöküşten çıkışı ancak birlikte mümkün kılabiliriz. Şikâyet ederek değil; sorumluluk alarak. Her bir gücümüzü kimin için kullanacağımıza karar vererek. 2026’da kimi güçlendireceğinizi bulun reklamı da elbet peşinden gelecek!