ABD Başkanı Trump ve Kanada Başbakanı Mark Carney iki farklı liderlik stili örneği. İlla bir şeylere benzetilecekse Trump’ın dili balyoz (yüksek ses, tekrar, kişiselleştirme, tehdit, ödül-ceza) Carney’nin dili neşter (kavramla açan, metaforla derinleştiren, veriyle sabitleyen, sessiz, iz bırakan)
İki dünya bir sahne
İsviçre Davos’ta dünya buluştu. İki lider konuşmalarıyla öne çıktı. Trump hikayeyi kendisi üzerinden kurdu; mağduriyet, haklılık ve güç gösterisi ekseninde ilerledi. Carney hikayeyi kolektif özneye taşıdı; ahlaki sorumluluk, dayanışma ve uzun vadeli strateji ekseninde inşa etti. Trump karmaşıklığı basitleştirerek yönetmeye çalıştı; Carney karmaşıklığı görünür kılarak olgunlaştırdı. İki liderin ortak noktası sahne farkındalığı. İkisi de metafor kullandı; biri “buz parçası” ile indirgeme yaptı, diğeri “manav” ile derinleştirdi. Fark, medeniyet anlayışındaydı. Trump sahneyi pazarlık masasına çevirdi; Carney sahneyi düşünce alanına dönüştürdü.
Başkan Donald Trump’la başlayalım
Diplomasi tehdit aracı. Güvenlik doktrini mülkiyet oldu. Jeopolitik bir metafor. Davos performansı salt “iyi-kötü” değil, sahne hakimiyeti ve görünürlük etkisi yaklaşık yüzde 90.
Trump’ın Davos konuşması, bir hitabet laboratuvarı gibi okunabilir. “Başarılı” dediğimiz yerlerde, dili somutlaştırma, hedefi netleştirme, sahnede vites değiştirme ve gerilimle gündemi yönetme becerisi var. “Başarısız” dediğimiz yerlerde ise, kişiselleştirme ile ciddiyet arasındaki çizgiyi aşma, veri tutarlılığına açık kapılar bırakma, müttefik olma dilini aşındırma ve “pazarlık” yöntemini sürekli tehdit üzerinden kurma… diplomatik maliyeti var. Bu yüzden Trump’ı bugünkü konumuyla da düşününce övmek de yermek de analizi küçültür.
Sahne dramaturjisi açısından “iki vitesli” ilerledi; teleprompter çizgisinde teknik/ekonomi tonu; aniden doğaçlama, kişisel saldırı ve ifşa diline kaydı. İzleyici, öngörülebilir bir kurumsal konuşma beklerken, bir anda “canlı gerçeklik” hissine düştü. Şöyle de etiketlemiş olabilirsiniz içinizden “devlet adamı mı, showman mi” izledim. Denge içindeki matematik kritik.
Salonu, manşeti, sosyal medyayı ve küresel tartışmayı kontrol etti. Konuşmanın yaklaşık %85’inde öfke, alay, meydan okuma sürekli canlı kaldı. Stratejik mesaj netliği, yaklaşık %70.
Ana mesaj “mülkiyet, güç, pazarlık” net. Alt başlıklar zaman zaman dağldı. Ortalama performans etkisi, “sahne gücü” ağırlıklı bakıldığında %70–75 bandında, “kurumsal liderlik” perspektifinden bakıldığında %55–60 bandına geriliyor. “Biz ne yaşadık” diye soracak olursanız; “hakaret – övgü mühendisliği var mı acaba” diye tereddütlü sorduk kendimize; varmış dedik. Trump övgüyü bağlama, hakareti zorlamaya dönüştürdü.
Trump hikayeleri; güç masalı
Amerika güçlü bir imparatorluktur. Dünya tehlikelidir. Müttefikler nankördür. Kaynaklar ve topraklar güvenliktir. Kurallar değil, güç korur. Ben bu gücü kullanmaktan çekinmem. Grönland sembol; bir ada değil, “dünyayı kontrol etme anahtarı”. NATO bir kurum değil, “bedava hizmet alan müşteriler”. Enerji dönüşümü bir “aldatmaca”. Kendisi bu hikayede: koruyan, alacaklı, patron, kural yıkan…
Davos’un konuşmacı için zor yanı, konuşma, “konuşma” olmaktan çıkıyor; liderin dış politika hayallerini, pazarlık psikolojisini ve sahne zekasını tek bir gösteriye sıkıştırıyor. Canlı performans sahnesi. Kimin gücü, kimin kuralı bildirgesine dönüşen, mizah ile öfkenin birbirine karıştığı, sayılarla süslenmiş bir “güçleme” izledik.
“You can’t defend it on a lease.”
“Biraz üzerine konuşma mı ister misiniz?” diye sorarak başladı; performansın merkezine yerleştirdiği Grönland’ın “mülkiyeti” üzerinden müzakereyi başlattı hatta dünyayı da ortak etti. Karşısındakinin manevra alanını daraltacağını umduğunu düşünüyorum; çünkü “satıp kurtulalım ya da satalım işimize bakalım” diyenler olabileceğini beklediğini tahmin ediyorum.
“You can say yes, we will be very appreciative. You can say no, we will remember.”
Bu arada “güç kullanmayacağım” diye cümlesini yumuşattı; “evet derseniz minnettar oluruz, hayır derseniz hatırlarız” diye koşullu tehdide çevirdi. Trump retoriğinin temel mekanizması diyebiliriz. Önce kapıyı aç, sonra bedelini koy. Gayrimenkul aldığınızı düşünmüş olabilirsiniz ki, gözünde Grönland buz gayrimenkul.
“We want a piece of ice for world protection.”
Trump’ın dünyayı 19. yüzyıl refleksleriyle okuyor. Anne babanın ayrı ayrı yüzde yüz İskoç ve Alman olduğunu düşünürsek, ABD’ye gelişi, doğduğu yıl, evde ve eğitim hayatında da bu kodla büyümüş. Bu şekilde hareket eden bir zihniyeti temsil ediyor: toprak mülkiyeti, sert güç, ticaret baskısı ve etki alanları üzerinden kurulan bu mantık, çok taraflı düzenin dilinden çok imparatorluk çağının sözlüğüne yakın duruyor. Zihin haritası Grönland “gayrimenkul”, NATO “müşteri”, müttefiklikler “borçlu”.
“It is a big, beautiful piece of ice.”.
Meseleyi soyut jeopolitik terimlerle değil, somut bir “nesne” ile anlattı. Psikolojik olarak fiyatı düşürdü. Dinleyicinin zihninde anında bir görsel kurdu; müzakereyi ülke egemenliği gibi karmaşık bir alandan çıkardı; “gayrimenkul mantığına” çekti. “Kirayla savunamazsınız, sahip olmanız gerekir” çizgisi, Davos gibi iş dünyası kodlarıyla okuyan bir izleyiciye, etik tartışmayı baypas eden ikna yolu sunuyor: Güvenlik eşittir altyapı, altyapı eşittir mülkiyet. Konuşmanın en kırılgan yerini de bu; “Mülkiyet”!
“The problem with NATO is that we’re there 100%, but they’re not there for us.”
Müttefik olma fikrini duygusal/ideolojik bağ olmaktan çıkardı, sözleşmeli hizmet gibi tanımladı. “Birimiz hepimiz için” gibi klişileri anımsayan var mı? Tedarikçi NATO. “Biz onlar için %100 varız ama onların bizim için olup olmayacağından emin değilim” derken kafasında “sigorta poliçesi” olduğunu tabii ki sanmıyorum, kafamızda böyle yer etmesini sağlayabilmesi başarı. Dinlerken, “Ben burada safça idealizm yapacağıma, faturaya da bakayım” diye sorabilirsiniz.
“Without us, you’d all be speaking German - or maybe Japanese.”
Konuşmada Grönland’a - “İzlanda” sürçmesi; “borsa dün İzlanda yüzünden ilk düşüşü yaşadı” türünden bir bağ kurmasına ne diyelim. Normalde konuşmacı hata yaptığında ton düşer, kendini düzeltir, insanileşir; Trump tonunu düşürmedi. Ne düşündünüz; gerçeklik denetimi zayıf, özgüveni yüksek… her şeyi yapabilir…
Davos mizahı, kişiselleştirilmiş alay doluydu. Macron üzerinden kurduğu gözlük takılması -eğri oturup doğru konuşalım- nasıl bir bomba geliyor diye sordum kendime ve aklıma gelenler hayli muzipdi… Kalabalığı güldürürken şimdilik bu kadar yeter demiş olmalı; hedefi küçültmeyi amaçlayan “sahne silahı”yla kifayet etti. “O yaptı ben de yapayım” demeyin; teknik olarak mizah salonda anlık enerji yaratır; diplomatik maliyeti yüksek olur. Üstelik entelektüel seviyeyi aşağı çeker. Davos gibi “akıl” iddiası yüksek bir platformda, reyting kolaycılığı izlenimi kaçınılmaz. “Nankör” (ungrateful) kelimesinin tekrarları karşı tarafa etikle karışık borçlusun yüklemesi. Pazarlık gücü. Alacaklı rolü yerleşti. Övgü, hizaya sokmanın ve yakınlaştırmanın aracı; hakaret baskı kurmanın ve alan daraltmanın yöntemi.
“Canada lives because of the U.S.”
Mark Rutte’yi “iyi öğrenci” olarak takdir ederken aynı anda Carney’i “nankör komşu” etiketiyle sıkıştırdı. Kim vefalı, kim borçlu, kim yeterince minnettar değil? İzleyicide zihin haritasına dair netlik yarattı. Karmaşık uluslararası ilişkileri de gayet duygusal olarak basitleştirdi.
“We’re the hottest country anywhere in the world.”
Konuşmanın veri boyutu önemli. Trump, ekonomik performans ve yatırım iddialarını yüksek perdeden sundu. Örneğin “18 trilyon dolar yatırım” söylemi, Beyaz Saray’ın kaynaklarında yarı yarıya… Rakam, sahnede otorite üretiyor. Rakam denetlenebiliyor, o da söylüyor… Ben otoriteyim ne istersem söylerim…. Benzin fiyatlarıyla devam eden rakam karmaşasını o bilmiyor mu?... sayı, bir doğrulama aracı değil, bir etki aracı; sahnede işe yarıyor, o konuşuyor biz haftalarca tartışıyoruz… Algısal güç ile veriye dayalı güven arasında makas açılırken zaten saflaşma da derinleşiyor.
“Even a windmill wouldn’t blow on that policy.”
Konuşmanın mizah-öfke-veri üçgeninde bir başka eşiği “enerji” bölümüydü. “Green scam” dili ve rüzgâr türbinlerine dönük küçümseyici ifadeler, Trump’ın tabanıyla rezonans kuran bir repertuardı. Davos’ta bu repertuar, salondaki sermaye ve politika aktörlerinin önemli kısmının yıllardır yatırım yaptığı dönüşüm başlıklarını doğrudan hedef aldı. Avrupa liderleriyle gerilimi artırdı.
Trump, tekrarları bilinçli bir “ritim” olarak kullanıyor. Dosyadaki yaklaşık sayımlar, “great/big/beautiful/stupid/piece of ice” gibi imza kelimelerin konuşma boyunca tekrarlandığını gösteriyor. Bu tekrar, edebi açıdan zayıflık gibi görünse de performans açısından “marka cıngılı”. Dinleyicinin zihninde kavram değil, tını ve etiket kalıyor. Zamanla gürültü olarak da okunduğunu unutmayalım.
“Özel mesajları sahnede ifşa etme” hamlesi
Korkulan anlardan biraz daha söz etmezsem olmaz. Trump, Mark Rutte ve Macron’dan gelen özel mesajları sahnede büyük ekrana yansıtarak kamuoyuna açtı “arkada bana yalvarıyorlar, önde eleştiriyorlar” kanıtı üretti. “İfşa” ederken diplomatik mahremiyet normunu da yerle yeksan eyledi.
Board of Peace ve “yeni düzen” refleksi
Trump, yalnız mevcut sistemi eleştirmekle yetinmedi; sahnenin ortasında adeta yeni bir kurum icat etti. Gazze bağlamında dile getirdiği “Board of Peace” fikri, Birleşmiş Milletler’in yerine geçebilecek alternatif bir yapı tahayyülüydü. Bu çıkış, Trump’ın dünyayı yalnız pazarlık masasında değil, mimari düzeyde yeniden kurgulamak istediğini gösteriyor. Mevcut çok taraflı düzeni hantallık ve işe yaramazlıkla suçlarken, çözümü lider kontrollü bir yapıda arıyor. Sahne, bu anlamda yalnız bir konuşma platformu değil; bir tür siyaset atölyesine dönüştü.
Mark Carney
Davos’ta akıl sahneye çıktı
Aşağıdaki giriş paragrafının hiçbir kelimesi bana ait değil. Cımbızla çektim. Mark Carney cümleleri. Akışı hoş bir fikir bütünü oldu;
“If you are not at the table, you are on the menu.”
Masada değilseniz, menüdesinizdir. Nostalji bir strateji değildir. Uyum sağlamak güvenlik satın almaz. Bir geçiş döneminde değiliz; bir kopuşun içindeyiz. Bir yalanın içinde yaşamak, istikrarın en tehlikeli biçimidir. Orta güçler birlikte hareket etmezse, onlar üzerinde hareket edilir. Eski kurallar bir zamanlar bizi korudu; bugün bizi açıkta bırakıyor. Dayanıklılık izolasyon değildir; çeşitlenmedir. Değerler jeopolitikte lüks değil, denge unsurudur. Zorlamaya karşı sessizlik de bir tür onaydır. Öngörülebilirliği güvenlikle karıştırdık. Aynı şey değiller. Uygulaması olmayan kurallar, koruma değil ritüel üretir. Meşruiyetsiz güç istikrarsızlığı hızlandırır. Stratejik sabır, ahlaki felç anlamına gelemez. Gerçeği söylemek, kolektif savunmanın ilk adımıdır.
“Nostalgia is not a strategy.”
Kanada Başbakanı Mark Carney kürsüye çıktığında daha sonra konuşacak olan ABD Başkanı kadar etki yaratmasını kimse beklemiyordu doğrusu. Donald Trump’ın 70 dakikayı aşan, yüksek gürültülü, pazarlıkçı performansına karşın 28 dakika süren konuşması tek kelimeyle zıt. Katılımcılar ve basın “zirvenin en beğenilen konuşması” olarak işaretledi. Performans, politik içerik açısından, hitabet tekniği, entelektüel seviye ve güvenilirlik açısından Davos’un çıtasını yukarı taşıdı.
“Compliance will not buy safety.”
Carney konuşmasına dünyayı bir “geçiş” döneminde değil, bir kopuş (rupture) anında yaşadığımız tespitiyle açtı. Kelime seçimi rastlantı olamaz. Eski kurallara, alışılmış güvenlik mimarisine, otomatik ittifak reflekslerine tutunmanın artık bir strateji üretmediğini, hatta tehlikeli bir rahatlama yarattığını söyledi. “Nostalji bir strateji değildir” cümlesi bu yüzden yalnız bir slogan değil, konuşmanın omurgasıydı. Dünya düzenini, bir zamanlar güven veren ama artık çatısı akan, pencereleri kırılmış bir eve benzetti; o evde yaşamaya devam etmenin güvenlik değil, yanılsama ürettiğini anlattı.
“We are not living through a transition. We are living through a rupture.”
Carney’nin entelektüel seviyesi, klasik siyasal konuşmaların çok üzerinde kaldı. Merkez bankacılığı geçmişinden gelen veri disiplini, felsefi referanslarla birleştiğinde, ortaya yalnız ikna eden değil, düşündüren bir metin çıktı. Konuşmanın kavramsal ağırlığı yüzde 90–95 bandında bir yoğunluk üretti; neredeyse her paragraf yeni bir çerçeve açtı, dinleyicinin zihinsel konforunu bilinçli olarak zorladı. Slogan tekrar oranı yüzde 10’un altında kaldı. Carney aynı fikri farklı örneklerle derinleştirerek ilerledi.
“Living within a lie is the most dangerous form of stability.”
Carney’nin geliştirdiği “Değerler Temelli Realizm” güç siyasetine teslim olmayan, saf idealizme de kapılmayan bir çizgi önerdi. İnsan hakları, egemenlik ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerden taviz vermeden, orta ölçekli güçlerin birlikte hareket ederek yeni bir denge üretmesi gerektiğini söyledi. Jeopolitik yeni çerçeve hamlesiydi.
“Middle powers must act together, or they will be acted upon.”
Carney’nin hitabetindeki asıl ustalık, soyut kavramları insancıl hikayelere sığdırması. Konuşmanın kalbine Václav Havel’in Güçsüzlerin Gücü eserinden “manav” metaforunu koydu. Komünist rejim altında dükkânına inanmadığı bir sloganı asan manav, yalnız başına sistemi değiştirmeye gücü olmadığını bildiği için uyumlu görünmeyi seçer. Carney bu hikayeyi bugünün orta ölçekli devletlerine uyarladı: Büyük güçlerin baskısı karşısında, inanmadıkları düzeni sürdürüyormuş gibi yapan ülkeler. “Bir yalanın içinde yaşamak” kavramını sahneye taşıyarak, artık o tabelaları indirilmeli dedi. Akılda kalan bir hikaye.
“The old rules protected us once; today they expose us.”
Carney konuşma boyunca dört ana metafor döngüsüne girdi ve her birini yaklaşık beş–sekiz dakika işledi; bu, dinleyici dikkatinin doğal ritmiyle uyumlu bir yapıydı. Hikâye yoğunluğu yüzde 80 civarında seyretti. Teknik veri kullanımı yüzde 70 düzeyinde dengeli oldu.
Hitabet tekniği “alçak sesle otorite” kurmayı tercih etti. Tonu sakin ama kararlıydı; gereksiz el hareketlerinden kaçındı, göz temasını salonun farklı bölgelerine bilinçli biçimde dağıttı. Kürsü hâkimiyeti yüksek, teatral abartı oranı yüzde 10’un altındaydı.
“Values are not a luxury in geopolitics; they are a stabilizer.”
Söylediği her rakamı, her anlaşmayı somut referanslarla destekledi: Çin ile enerji ve elektrikli araç ortaklıkları, AB SAFE savunma programına katılım, Katar ile LNG ve finans anlaşmaları, son altı ayda imzalanan on iki yeni ticaret protokolü.
Nezaket dili stratejiydi. Trump’ın adını doğrudan anmadı. “Hegemonik güçlerin ekonomik zorbalığı” dedi. Övgü ve yergi dağılımı da dengeliydi: Grönland ve Danimarka’nın egemenliğini açıkça savundu, orta güçleri yüceltti; buna karşılık “işlemci, her şeyi paraya tahvil eden” diplomasi modelini entelektüel olarak yerle bir etti. Açık hakaret oranı yüzde sıfıra yakındı; eleştiri tamamen kavramsal düzeyde yürütüldü.
“Silence in the face of coercion is also a form of consent.”
Carney’nin konuşması Kanada’nın Trump sonrası dünyaya nasıl hazırlandığını somut örneklerle anlatması ifadelerini güçlendirdi. Trump’ın gümrük tehditlerine karşı “ABD bağımlılığından dayanıklılığa geçiş” stratejisini anlattı; savunma harcamalarının iki katına çıkarılması, iç ticaret engellerinin kaldırılması ve “Fortress Canada” kavramı, soyut direnç çağrısını pratik kapasiteye bağladı. Risk farkındalığı yüksek, panik üretmeyen ama hazırlık refleksi güçlü bir lider profili çizdi.
Konumuz beğenmek beğenmemek değil, “biz ne yaşadık” sorusunu sorup kendimize yanıt vermek.