Ziraat Katılım Bankası ve Halk Katılım Bankası paylarının devrine ilişkin sözleşmeler imzalanmış; gerekli yasal ve düzenleyici süreçlerin ardından devirlerin yılsonuna kadar tamamlanması hedeflenmiştir. Tamamlanmış bir işlemin sonuçlarından çok, şekillenmekte olan finansal mimarinin imkânlarını ve risklerini değerlendirme ve meşruiyeti çerçeveleme meselesi gündeme gelmiştir.
Türkiye'de kamu sermayeli katılım finans kurumlarının Türkiye Varlık Fonu çatısı altında toplanmasına yönelik süreç, bu açıdan önemlidir. Gücün finansallaşması nedeniyle meşruiyet sorgusunu dile getirmek ihtiyacı doğdu.
Modern devletlerin gücü artık yalnızca silahlı kuvvetleriyle değil, sermayeyi seferber etme, stratejik sektörleri finanse etme ve kriz anlarında ekonomik kaynakları yönlendirme kapasitesiyle de ölçülmektedir.
Bu yazıda kinetik otorite kavramını, devletin mali ve kurumsal kaynaklarını stratejik amaçlarla harekete geçirme kapasitesinin siyasal otoriteyle kesiştiği alanı açıklamak için kullanıyorum. Kavram, yerleşik bir terimin aktarımından ziyade, finansal kapasite ile kamusal meşruiyet arasındaki ilişkiyi inceleyen analitik bir çerçevedir.
Merkezileşme, ortak strateji geliştirilmesi, ölçek ekonomilerinden yararlanılması, kaynak tahsisinin koordinasyonu ve uluslararası rekabet kapasitesinin artırılması bakımından avantaj sağlayabilir. Kamu bankalarının kriz anlarında hızlı finansman sunabilmesi ekonomik istikrarı destekleyebilir; ortak fonlama stratejileri kaynak maliyetlerini azaltabilir ve sukuk ihraçlarında piyasa görünürlüğünü artırabilir.
Bununla birlikte, likidite ve risk yönetiminin aynı merkezde yoğunlaşması, sorunların daha geniş bir finansal etki alanına yayılması ihtimalini de doğurabilir. Bunlar merkezileşmenin kaçınılmaz sonuçları değil, kurumsal tasarım ve denetim yoluyla sınanması gereken olasılıklardır. Asıl mesele, finansal kapasite merkezileşirken hesap verebilirliğin de aynı ölçüde güçlendirilip güçlendirilmediğidir.
Max Weber'in meşru egemenlik yaklaşımı, yönetme yetkisinin yalnızca fiilî güçle değil, bu yetkinin meşru kabul edilmesini sağlayan normatif dayanaklarla da ilişkili olduğunu gösterir.
Hannah Arendt'in iktidar, otorite ve şiddet arasında yaptığı ayrım ise güç kullanma kapasitesinin otoriteyle özdeşleştirilemeyeceğini hatırlatır. Bu düşüncelerden hareketle finansal yönetişim bakımından şu sonuca ulaşılabilir: Devletin kaynakları hızla harekete geçirebilmesi, bunların hangi amaçlarla, hangi usullerle ve kimin adına kullanıldığının sorgulanması gereğini ortadan kaldırmaz. Kapasite, meşruiyetin yerine geçmez; meşruiyet, kapasitenin kullanım biçimiyle de ilgilidir.
Egemen varlık fonlarının farklı ülkelerdeki mülkiyet, yönetim kurulu, yatırım özerkliği, risk raporlaması ve kamuyu bilgilendirme uygulamalarının karşılaştırılması, finansal kapasite ile hesap verebilirlik arasındaki dengenin farklı kurumsal modellerle kurulabildiğini göstermektedir.
Bu örneklerden hareketle tek bir modelin üstünlüğünü varsaymak yerine, her modelin denetim araçlarını, hukuki güvencelerini ve hesap verebilirlik sınırlarını kendi bağlamında değerlendirmek gerekir. Türkiye açısından belirleyici soru, merkezileşmenin kendisinden çok, bu yapının hangi güvencelerle işletileceğidir.
Bu nedenle kamu sermayeli finans kuruluşları ile kamu varlıklarını yöneten fonlar için, mevcut yükümlülükleri tamamlayan kamusal finansal hesap verebilirlik standardı oluşturulması değerlendirilmelidir. Standart; sahiplik ve yönetim yapısının açıklanmasını, önemli stratejik kararların gerekçelendirilmesini, kamu kaynaklarıyla üstlenilen risklerin toplulaştırılmış raporlanmasını, ilişkili taraf işlemlerinin izlenebilirliğini ve bağımsız denetim bulgularının uygun ölçüde kamuya açıklanmasını kapsamalıdır.
TBMM'nin ilgili komisyonlarına düzenli raporlama ve bulguların takibi de değerlendirilmelidir. Ticari sırlar, kişisel veriler ve finansal istikrarın gerektirdiği gizlilik ise gerekçeli, ölçülü ve denetlenebilir istisnalarla korunmalıdır.
Böyle bir düzenlemeden önce mevcut mevzuat, denetim yetkileri ve raporlama yükümlülükleri haritalanmalı; mükerrerlik yaratmadan gerçek boşluklar belirlenmelidir. Düzenlemenin kapsamı, sorumlu kurumları, denetim usulleri ve ihlal hâlindeki hukuki sonuçları açıkça tanımlanmalıdır.
Amaç her finansal kararı siyasallaştırmak değil, kamusal nitelik taşıyan gücün kullanımını ölçülebilir standartlara bağlamaktır.
Siyaset bilimi açısından mesele stratejik kapasite ile meşruiyetin ilişkisidir; bürokrasi açısından koordinasyon ve denetimin birlikte tasarlanmasıdır; hukuk açısından yetki, sorumluluk ve açıklık arasındaki bağdır; felsefe açısından ise gücün hangi koşullarda meşru sayılabileceğidir.
Kinetik otoritenin başarısı, devletin kaynakları ne kadar hızlı harekete geçirebildiğiyle değil, bu kapasiteyi hukuka uygunluk, şeffaflık, hesap verebilirlik ve etkili denetim çerçevesinde ne kadar sürdürülebilir kılabildiğiyle ölçülmelidir.
Çünkü finansal güç devlete hareket kabiliyeti kazandırabilir; ancak bu gücün kalıcı kamusal meşruiyeti, büyüklüğünden değil, hukukla sınırlandırılmış ve hesap verebilir biçimde kullanılmasından doğar.
Gücün büyüklüğünü kapasite belirler.
Gücün değerini hukuk biçer.
Gücün meşruiyetini hesap verebilirlik tanımlar.