Bir şehrin kayboluşu çoğu zaman gürültünün, hızın ve yığılan görüntülerin içinde sessizce gerçekleşir. Fark etmeyiz bile. İstanbul da kayıklarını tam bu hengâmenin içinde, yavaş yavaş hayatımızdan çıkardı. Oysa o kayıklar basit bir ulaşım aracı değildi; yüzyıllar boyunca bu kentin zarafetinin, estetiğinin ve ruhunun ta kendisiydi. Kayıklarını unutan bir şehir, aslında kendini unutuyor demekti…
İstanbul’u gerçekten anlamak için bazen karadaki karmaşaya değil, suyun üzerindeki o dinginliğe bakmak gerekir. Çünkü o, içinden deniz geçen bir şehir. Aslında karada değil, suyun üzerinde kurulmuş büyülü bir hayal gibi ve o hayalin en zarif taşıyıcıları, kuşkusuz yüzyıllar boyu Boğaz’ın sularında süzülen kayıklardı.
Bir estetik inşası
İstanbul’a ilk yerleşenlerin her iki yaka arasındaki günlük ulaşımı hangi vasıtalar ile sağladıkları konusunda yeterli bilgimiz bulunmuyor. Ancak Geç Roma döneminde “pereme” adı verilen kayıklarla İstanbul ve Pera arasında ulaşımın sağlandığını okumuştum.
Sosyolog, siyasetbilimi profesörü, yemek ve mutfak kültürü araştırmacısı Prof. Dr. Artun Ünsal, Aşk Olsun O Kayıklara / İstanbul'da “Kürek Devri”ne Dair adlı eserinde bize kayıkların dünyasının kaybolan derinliğini hatırlatıyor. Artun Hoca konuyu dönemin farklı gravürlerini de dikkate alarak detaylı bir şekilde araştırmış. Kitaptan öğrendiğime göre konumu gereği İstanbul’a özgü bir su taşıtının yaratılması gerektiğinden peremeye nazaran boyu daha uzun, ancak gövdesi daha dar, “armut burunlu”, arkası kalkık çok zarif bir kayık olan “piyâde”ler; onlara “en ince endazeyi veren” Osmanlı ustaları, “maharetli nakkaşlar, yaldızcılar” ve “yalnız” kayık ve filika kürekleri yapan kürekçilerin özgün eseri olarak ortaya çıkmış. Kayıkların bordolarını, küpeştelerini donatan ahşap oymacıları ve nakkaşların boyaları, altın yaldızlı süslemeleriyle gerçek birer sanat eserine dönüştürülen piyâdeler, Bizans’tan miras ama Türk tarzıyla geliştirilen peremelerin pabucunu dama attırmışlar… Bu incelik, yalnızca bir teknenin değil, bir bakışın inceliğiydi.
Bir ilişki biçimi
Bu teknik detaylar, aslında bize sadece bir teknenin biçimini değil, bir medeniyetin estetik anlayışını anlatıyor. Ünsal’ın titizlikle işlediği o dünyada kayıklar, bir noktadan diğerine varmak için kullanılan mekanik araçlar değil; bir ritim, bir mesafe duygusu ve hepsinden önemlisi benzersiz bir insan ilişkisi biçimi. Bir kayığa bindiğinizde yalnızca coğrafi bir yer değiştirme gerçekleştirmiyor; zamanın yavaşladığına şahit oluyor, sohbetin derinleştiğini hissediyordunuz. Şehir, o dönemlerde kıyıdan kıyıya değil, aslında bir insandan diğerine gönül köprüleriyle kurulmuştu…
Hızın egemenliği
Bugün ise Boğaziçi’ne baktığımızda gördüğümüz tek şey hızın, aceleciliğin ve geçişin mutlak hâkimiyeti. Motorlar, vapurlar ve devasa gemiler... Hepsi sadece bir yere varmak, bir hedefi tamamlamak için oradalar. Ancak hiçbirinin amacı artık "orada olmak" değil. İşte bu yüzden kayıkların kaybı, teknik bir araç değişimi değil, bizzat bir yaşama biçiminin yitimi...
Kaybolanların dökümü
Unuttuğumuz şey sadece ahşap tekneler mi? Kayıklarla birlikte elimizden kayıp gidenleri tek tek saymak aslında bir medeniyet dökümü yapmak. Kayıkçıların o kendine has sesleri, iskelede beklemenin o öğretici sabrı, su üzerinde kurulan ve karadakine benzemeyen o özel mahremiyet, yolculuğun kendisinin bir deneyime dönüşmesi ve kürek sesinin şehirle kurduğu o ritmik ilişki artık yok. Bugün İstanbul’da ulaşım her zamankinden daha yaygın, ama gerçek anlamda bir "yolculuk" kalmadı. Daha da acısı, bugün İstanbul’da hâlâ su var, fakat o suyla kurulan, suyu merkeze alan bir hayat artık mevcut değil.
Ben o eski kayıklar çağına yetişemedim ama son yıllarını yakalayabildim. Hâlâ zihnimde capcanlı duran sahnelerden biri, annemlerle birlikte Eyüp’ten Sütlüce’ye kayıkla geçişlerimiz. Aklımda kalan, yolculuğun hızı değil, küreklerin suya ritmik vuruşu, ahşabın hafif gıcırtısı, suyun tuzlu kokusu ve kayığın yavaş salınışı. Kadıköy’den Haydarpaşa’ya kayıkla yolculuklarımız, Yenikapı’dan denize açıldığımız kiralık kayıklar… Kıyıdan uzaklaştıkça şehrin gürültüsü yerini suyun kendi diline bırakır, insan bir yere gitmekten ziyade o ânın içinde kalırdı. O kayıklar bizi bir semtten diğerine değil, aslında kendimize taşırdı. Ya Suadiye Plajı önünde kayıktan denize girişlerimiz! Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, o anlar aslında hiç de küçük değilmiş; aksine bir şehrin nasıl incelikle yaşanacağını öğreten muazzam derslermiş.
İlerleme mi, hızlanma mı?
Belki de en büyük hatamız, bu büyük kaybı "kaçınılmaz bir ilerleme" masalıyla kabullenmek oldu. Elbette her ilerleme bir şeyi geride bırakır ancak bu, geride bırakılan her şeyin değersiz olduğu anlamına gelmez. Kayıkları kaybettik çünkü daha hızlı olanın daha iyi olduğunu sandık. Oysa hız, her zaman nitelik ve huzur getirmiyor. Bugün geldiğimiz bu noktada kendimize sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten ilerledik mi, yoksa sadece kontrolsüzce hızlandık mı? Çünkü modern zamanın en büyük yanılgılarından biri, hız ile ilerlemeyi aynı şey sanmak.
Kayıkları geçmişteki biçimleriyle aynen geri getirmemiz mümkün olmayabilir ama onların temsil ettiği o nezaket dolu dünyayı, o dingin anlayışı yeniden inşa edebiliriz. Belki de yılın belirli günlerinde, özel şenliklerle ya da bir “Kayık Bayramı” tadında kutlamalarla o eski piyâdelerin, peremelerin aslına uygun kopyaları yeniden inşa edilip Boğaz’a indirilebilir. Nitekim Artun Ünsal da bu özlemi şu sözlerle dile getiriyor:
"Geçmişten günümüze bu sularda boy göstermiş kürekli ve yelkenli kayıkların, sandalların, kadırgaların ve çektirmelerin gerçek ya da replikalarının katıldığı, müzik ve mehtap sefalarının canlandırıldığı geleneksel bir deniz festivalinin düzenlenmesini diliyorum."
Somut bir öneri
Öyle doğru bir istek ki… Belki de artık bu dileği biraz daha somutlaştırmanın zamanı geldi:
Neden her yıl düzenlenen “Boğaziçi Kayık Günleri” olmasın?
Neden mehtaplı gecelerde, motor seslerinin sustuğu “Kürek Geceleri” düzenlenmesin?
Neden bir gün Boğaz sadece küreğe bırakılmasın?
Düşünsenize… Şehrin en gürültülü hattı, bir süreliğine olsun sessizleşiyor. Motorlar duruyor. Su, yeniden kendi sesiyle konuşmaya başlıyor. Belki de mesele kayıkları geri getirmek değil… Onlara yeniden yer açmak. Bir şehri korumak demek, onu bir müze objesi gibi dondurmak değil, ruhunu yaşatmak. Hafıza ancak içinde yaşanırsa canlı kalır. Eğer bir çocuk bugün Boğaz’da bir kayığın salıntısını hissetmezse, benim çocukluğumda yaşadığım o küçük ama devasa anlar yarının kolektif hafızasında kendine yer bulamaz.
Hatırlamak ve yeniden kurmak
Ve biliyoruz ki, bir şehir hatırlanmadığı an gerçekten kaybolur. Artun Ünsal, Aşk Olsun O Kayıklara ile bize sadece kayıkların tarihini değil, esaslı bir hatırlama biçimi ve varoluş önerisi sunuyor. Ben ne şanslıyım ki şehrin ortasındaki o kadim suyun üzerinde kayıkların salınışını hissettim. Şimdi asıl mesele, o suyun üzerinde yeniden anlamlı bir hayat kurup kuramayacağımız. Çünkü bazı hatıralar, eğer doğru hatırlanır ve bugüne taşınabilirse, geleceğin de yolunu aydınlatır. İstanbul bir gün yeniden kendini anlatacaksa, bunu en önce bir kayığın yavaşlığında yapacaktır. Zira bazı şehirler, ancak yavaşladıklarında gerçekten var olurlar. İstanbul’un buna her zamankinden daha çok ihtiyacı var…
