Ankara, İstanbul gibi sizi ilk anda büyülemez, İzmir gibi sarıp sarmalamaz. Ama bir bakarsınız ki bir anda bütün kapılarını açmış. İşte o akşam, ODTÜ kampüsünde, 6 yıl aradan sonra Türkiye İş Bankası’nın katkılarıyla yeniden perdelerini açan ODTÜ Sanat kapsamında, Kerem Görsev Quartet & Fatih Erkoç’un sahne aldığı o ilk konserde, Ankara bana tam da bunu yaptı.
Ama bu hikâyeyi yalnızca sahnedeki iki ustayla anlatmak eksik olur. Çünkü o gece aslında bir konserden çok daha fazlasıydı: Bir kurumsal vizyonun, bir kültür politikasının ve uzun vadeli bir “kültürel yatırım” anlayışının somutlaşmış haliydi.
Bir hafızanın yeniden uyanışı
Altı yıllık sessizlik, ODTÜ’nün o devasa bozkırında sadece sanatsal bir boşluk değil, bir kuşak kopukluğu da yaratmıştı. Kampüs, sadece öğrencilerin değil, hatıraların da mekânıdır. Ve hatıralar, tekrar edilmedikçe silinir.
Şimdi bu festivalle birlikte, bir üniversitenin sadece bilim ve teknik değil, aynı zamanda duygu inşa eden bir mekân olduğu gerçeğiyle yeniden yüzleşiyoruz. Rektör Prof. Dr. Ahmet Yozgatlıgil’in açılışta vurguladığı “70. yıl vizyonu”, ODTÜ’nün köklü geleneğini bugünün diliyle yeniden kurma çabasını açıkça ortaya koyuyor. Ama burada bir parantez açmak gerekir: Bu tür büyük dönüşümler, sadece niyetle değil, güçlü desteklerle mümkün olur.
Kültürel yatırım olarak sanat
ODTÜ Sanat’ın yeniden hayata geçmesinde Türkiye İş Bankası’nın katkısı, yalnızca bir sponsorluk ilişkisi olarak okunmamalı. Bu, çok önemli bir anlayışın örneği: Sanatı “desteklenecek bir alan” değil, “yatırım yapılacak bir değer” olarak görmek. Türkiye İş Bankası’nın yıllardır sürdürdüğü kültür-sanat politikası -müzelerden yayıncılığa, konserlerden sergilere uzanan geniş yelpazesi- bu tür girişimlerde kendini daha da net gösteriyor. Çünkü burada desteklenen şey yalnızca bir etkinlik değil; bir ekosistem.
Bir üniversite kampüsünün yeniden sanatla buluşması, gençlerin bu deneyime doğrudan dahil olması ve farklı disiplinlerin aynı zemin üzerinde buluşması, kısa vadeli bir “etkinlik başarısı” değil; uzun vadeli bir kültürel altyapı inşasıdır. Ve belki de en kıymetlisi şu: Bu destek, görünür olmayı değil, sürdürülebilir olmayı hedefliyor.
İki usta, tek dil: Müzik
Kerem Görsev’in piyanoya o karakteristik, zarif dokunuşuyla başlayan gece, aslında bir sahne performansından ziyade eski dostların bir araya geldiği bir salon sohbeti gibiydi. Fatih Erkoç sahneye geldiğinde ise o sohbet başka bir derinliğe büründü. Onun sesi, Türkiye’de cazın sadece belli bir kesime değil, sokağa ve halkın kalbine dokunduğu o ince eşiktir. Teknik disiplinle doğaçlama özgürlüğünün bu denli kardeşçe buluştuğu anlar, dinleyici için bir “performans” değil, kolektif bir “hal”e dönüşüyor.
Gecenin en zarif detaylarından biri de Fatih Erkoç’un müzisyen kimliğinin yanına "tanıklık" arzusunu eklemesiydi. Konser boyunca bir yandan o muazzam vokaliyle salonu büyülerken, diğer yandan elinden düşürmediği fotoğraf makinesiyle sahnedeki sanatçı arkadaşlarının fotoğraflarını çekti. O anları vizöründen ölümsüzleştirmesi, sahnede paylaşılan dostluğun ve o eşsiz gecenin hafızaya sadece notalarla değil, karelerle de kaydedilme çabası gibiydi…
Caz, biraz da hafıza müziğidir; geçmişi taşır ama her seferinde yeniden kurar. O gece de tam olarak bu oldu.
Kampüsün her köşesinde sanat izleri
Festival sadece Kemal Kurdaş Salonu’nun o ağırbaşlı atmosferine hapsolmuş değil. Fuaye alanına adım attığınızda; Ecem Dilan Köse’nin dijital dünyası, Küntay Tarık Evren’in fiziksel yerleştirmeleri ve Molektif’in “Yersiz Düşler”i sizi karşılıyor. Sanatın sadece izlendiği değil, içinden geçildiği, dokunulduğu ve algoritmalara dönüştüğü bir deneyim bu.
Kampüsün farklı noktalarında gerçekleşen atölyeler, film gösterimleri ve söyleşiler, sanatın gündelik hayatla kurduğu bağı güçlendiriyor. Urbanwalks Ankara’nın "Alle" rotası yürüyüşleri ise mekânın hafızasını adımlarla yeniden yazıyor. Burası artık sadece bir kampüs değil; yaşayan, nefes alan bir kültür alanı.
Son iki gün
Bu yazı yayımlandığında, festival ritmini çoktan bulmuş olacak. Ancak final maratonu, Ankara’nın o gri havasını dağıtacak cinsten:
- 3 Nisan Cuma: Ankara’nın ortasında bir Havana rüzgârı esecek; Buena Vista All Stars – Una Noche En La Habana, şehri Latin ritimleriyle ısıtacak.
- 4 Nisan Cumartesi: Ve final... Dhafer Youssef’in Doğu ve Batı’yı, tasavvufi derinlikle cazın özgürlüğünü buluşturan sesiyle 70. yıl kutlamaları zirvede noktalanacak.
Sanatla kurulan köprü
Etkinliğin en önemli noktalarından biri de şu: Bu festivalin biletli etkinliklerinden elde edilen her kuruş, ODTÜ Öğrenci Burs Fonu’na aktarılıyor. Yani dinlediğiniz her nota, alkışladığınız her performans, aslında bir gencin hayatına dokunuyor. Sanat burada sadece estetik bir deneyim değil; toplumsal bir dayanışma modeli.
Ankara’nın sessiz gücü
Ankara’nın kültür hayatı üzerine yıllardır konuşulur. “Sessiz şehir” denir, “memur şehri” denir… Oysa gerçek şu: Ankara, doğru anda doğru sesi bulduğunda, çok güçlü bir yankı üretir. O gece o yankıyı hissettim. Salonun içindeki sessizlikte… Bir solo bitiminde kopan alkışta… Bir parçanın sonunda oluşan o kısa, derin boşlukta… Bu şehir aslında dinlemeyi biliyor. Ve belki de bu yüzden caz, Ankara’ya bu kadar yakışıyor.
