Dost başa , düşman ayağa bakar derlerse de…
“Gemliğe doğru/denizi göreceksin/sakın saşırma!” demiş ya Orhan Veli. Köşeyi döner dönmez denizi gördüm. Ama şaşırmadım; çünkü Arnavutköy’de idim, hazırdım. Denize uzanan caddenin iki yanındaki binaların yarattığı koridorun sonundaki sahne hareketli idi. Boğazdan bir yük gemisi geçiyordu. Denize doğru yürürken geminin önce burnunu gördüm. Geminin kıçını görmem zaman aldı; gemi kocamandı, Deniz kenarına indiğimde Karadeniz’e doğru yol alan gemiye el salladım.
Otobüs durağında bekleyenlerin gözleri Beşiktaş yönünde idi. Demek ki bir süredir otobüs geçmemişti. Yaya geçidinde ışığın yayalar için yeşile dönmesini bekledim. Tüm trafiğin durmasından emin olduktan sonra karşıya geçtim. Çünkü “Yeşil ışıkta durmadı. Karşıya geçen yayaya çarptı” haberinin nesnesi olmak istemiyordum. Karşıya geçtiğimde otobüs geldi.
Sabah saati idi. Şehir merkezinden gelen otobüs tenha idi. Arka sıralardaki boş yerlere doğru yürürken oturan bir kadının bana baktığını gördüm. Herhalde beni birine benzetti dedim, Otobüsün deniz tarafındaki sıraları dolu idi. Ben de soldaki koltuklardan birine yerleştim. Yürürken bana bakan kadın bu kez parmağı ile ayaklarımı gösteriyordu. Konuştu da “Ayakkabınızın bağı çözülmüş, dikkat edin, düşersiniz” dedi. Çözülmüştü, bağladım.
Kadına teşekkür ettim. Demek ki, “ Ayağa bakan her kişi düşman değilmiş” dedim. Kadın gülümsedi.
Kendi oyununu kendi yazan çocuk
Üniversiteye dersime giderken bir kaç kez bu yokuşu yayan çıktığım günleri hatırladım. Döne döne çıkarken ağaçlar arasında sevimli sincapları da görmek mümkündü. Sanki “Yürüyorsunuz ama hadi bakalım zıplayabiliyor musunuz” diye size meydan okurlardı. Size bakıp bakıp ağaçlar arasında zıplarlardı. Şimdi füniküler var. Üç dakikadan kısa sürede sizi deniz seviyesinden kampüsün dışına çıkarıyor.
Fünikülerde Boğaziçi’nin sincapları gibi hareketli üç yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Annesi oturmuştu, kendisi ayakta. Ortadaki direğe tutunup dönüyor, sonra da kendisini annesine fırlatıyordu. Annesi de onu her seferinde yakalıyor ve sevgi ile öpüyordu. Bu arada da acaba bana bakan var mı diye sincaplar gibi çevreye bakıyordu.
Çocuk her yerde çocuktur, her şeyden kendine oyun çıkarır. Bizim kız çocuğu da kendi kendini eğlendiriyordu. Elinde elektronik bir aygıt olmadan, yarattığı oyunu ile fazla enerjisini atmıştı. Çocuğuna sevgi ve hoşgörü ile yanaşan bu anneyi neden kutlamadım diye üzüldüm daha sonra,
Sessiz film
Metrosunun kalkışına 4 dakika vardı ve kalkacak tren daha Levent’ten gelmemişti. Benden başka istasyonda metroyu bekleyen bir kaç kişi daha vardı. Bunlardan biri kız, biri erkek iki genç dikkatimi çekti. Burada oturma yerleri ortadaki direklere takılı daire biçimindeki metal platformlardı. Kız, bunlardan birine bağdaş kurarak oturmuş, adeta tünemişti. Erkek, balkona tırmanmağa çalışan Romeo gibiydi. Ayakları yerde, göğüs kafesi ve üstü yuvarlak platformun üstündeydi. Karşımda sanki iki pandomim sanatçısı vardı, sessiz bir oyun oynuyorlardı; çünkü ikisi de dilsizdi. İşaret dili ile anlaşıyorlardı. İşaret dilinden anlamam, ama yüz ifadelerini okuyabiliyordum. Bunlar iki sevgili idi. Adeta alt yazısı anlamadığım bir dilde olan sessiz bir film seyrediyordum. Fiziksel temasın olmadığı bir aşk sahnesi idi bu.
İkisinin de yüzleri gülüyordu. Bunlar bütün gün boyunca metroda, otobüste ve sokakta çok ender göreceğim gülen yüzlerdi.
Nazlı taksici
Hastaneden çıkıp biraz yürüdüm. Bir boş taksi yol kenarında bekliyordu. Yanaştım, “Boş musunuz?” dedim. Taksi sürücüsü “Nereye?” dedi isteksiz isteksiz. Sonra ekledi” Taksiyi diğer şoföre bırakacağım da, bekliyorum”. Taksicilerin beğenmedikleri yere gitmemek için yeni kılıfları bu olmalıydı. Baktım sürücü nazlanıyor, Gideceğimiz yeri övmeye başladım:”. “Ihlamur Kasrı’nın oraya gideceğiz. Seveceksiniz, o keşmekeşin ortasında vaha gibi yerdir. Yeşillik içinde”. Biliyorum deyip arabayı çalıştırdı.
Taksi sürücüleri ile sohbeti severim. Yalnız şehrin değil, ülkenin nabzını ordan tutarsınız. “Kaç yıldır bu işi yapıyorsunuz?” iyi bir açış cümlesidir. Baktım konuşacak. “Memleket neresi?” milli sorusu ile devam ettim. “Tunceli, ama son butlan vakasından sonra utanıyorum söylemeye” dedi.
Konuşa konuşa Ihlamur Kasrı’na geldik. Memleketin tamamını kurtaramadan Fulya’ya gelmiştik.
İyimserler, kötümserler
Hava sıcak. Gölgeden gölgeden yürüyorum. İş merkezi önünde gençler; sigara içmeye çıkmışlardı. Sigara ve cep telefonu tiryakilerinin ne kadar arttığına tanık oldum her gittiğim yerde. Egzoz dumanlarına gençlerin sigara dumanı karışıyordu. İş merkezinin garaj girişi önünde iki görevli. Biraz moral vereyim dedim. “ Ne güzel, bu sıcakta gölgedesiniz” iki görevliden birisi hemen atıldı “Ama siz burayı öğleden sonra görün, sırf güneş...”
İyimserlik ve kötümserliği tanımlarken bardak ve su benzetmesi kullanılır, İyimser, bardağın yarısı dolu; kötümser, yarısı boş der. Bu da yeni bir yaklaşım oldu. İyimser, ne güzel; sabahları gölge; kötümser, öğleden sonra burası güneş diyecektir. Bu arada ülkenin işsizlik ortamında binlerce kişi de “ Karnımızı doyuracak iş olsun da, güneş ya da gölge fark etmez”
Sonuç
İstanbul’a sağlık kontrolü için gelmiştim. Geçirdiğim günlerden birinde yaşadıklarımı anlattım. Her köşesinde her an farklı oyunları seyredeceğiniz, zaman zaman da oyuncusu olacağınız, hareket dolu bir büyük tiyatro sahnesi İstanbul; hissetmek gerek.