Pazarlama, liderlik, kurumsal kültür, kalkınma modelleri, havacılık ve yönetim üzerine kaleme aldığı eserlerle uzun yıllardır iş dünyasının başvuru kaynakları arasında yer alan Cem Kozlu, ilk romanı Sandima Tableti ile bu kez kurmaca alanına adım atıyor. Arkeoloji, tarih, kimlik politikaları ve medya dünyasını gerilim kurgusu içinde buluşturan roman, yazarın yıllardır ilgi duyduğu alanların edebî bir sentezi olarak dikkat çekiyor.
iş kitapları yazarı, duayen üst yönetici cem kozlu: iş dünyasından romana uzanan bir yolculuk
Türkiye’de iş kitapları kategorisinde, Cem Kozlu’nun özel bir yeri vardır. Pazarlama alanının kült eserlerine imza atan Kozlu, bildiklerini, öğrendiklerini, deneyimlediklerini ustalıkla kaleme aldı. Gençlere, yöneticilere, girişimcilere, iş liderlerine, patronlara; ilk baskısının üzerinden geçen 44 yıla rağmen hâlâ okurunu bulan kitaplarıyla seslendi. Kurumları, kurumsallaşmayı öncelikledi. Şirketlere ilham verdi, dünyada öne çıkan sistemleri inceledi, bürokrata, devleti yönetenlere esin oldu. En son roman formunda bir kitap ile okurlarının karşısına çıktı. Sandima Tableti üzerinde başlayan ilk görüşmemizin ardından hazırladığımız sorulara verdiği içten yanıtlarla Cem Kozlu, KİTAP vasıtasıyla bu kez okuruna yazar Cem Kozlu’yu anlattı.
Giriş bölümünü kısa tutacağımız bir kapak haberimizle karşınızdayız. KİTAP’ın elinizde tuttuğunuz sayısında kapak sayfalarımızın konuğu, iş yaşamı 55 yıla ulaşan profesyonel yönetici Cem Kozlu. 1970 yılında yurt dışında başladığı iş yaşamını 1975 yılından itibaren Türkiye’de sürdüren, çok sayıda global şirketin tepe yönetim kademelerinde görev alan Cem Kozlu, Uluslararası Pazarlama – İlkeler ve Uygulamalar adını verdiği ilk kitabını 1982 yılında çıkardı. Hâlen yeni baskıları yapılan kitabı, o tarihlerden itibaren iş gündeminde öne çıkmaya başlayan, sonraki yıllarda da hâkimiyetini ilan eden satış ve pazarlama alanının en gözde eserleri arasında yer almayı sürdürüyor. Ardından gelen yıllarda çok sayıda kitaba imza atan Cem Kozlu, geçtiğimiz ay Remzi Kitabevi'nden yayınlanan ilk romanı Sandima Tableti ile okurunun karşısına çıktı.
Cem Kozlu’nun yazarlık serüvenini iki bölümde irdeledik. İlk bölüm, yazar Cem Kozlu’yu ve 44 yıla ulaşan yazarlık sürecini anlatıyor. İkinci bölümü son çıkan kitabı, ilk romanı Sandima Tableti üzerine Faruk Şüyün ile birlikte hazırladığımız sorulara verdiği yanıtlar oluşturuyor. Kapsamlı sorularımıza verdiği içten yanıtların okuruna çok şey kazandıracağını düşünüyoruz. Sizleri Cem Kozlu’nun sorularımız ışığında hazırladığı, uzun yazarlık sürecine ilişkin son derece sahici ve akıcı görüşleriyle baş başa bırakıyoruz.
yazarlık üzerine
İş kitapları yazarlığından makalelere uzanan, inceleme yazılarından romana kadar farklı alanlarda üretken bir yazarsınız. Bu yönünüzü neye borçlusunuz?
Sanıyorum merakıma borçluyum. Kaşifler ve Yaratıcılar gibi kitapların yazarı ve Amerikan Kongresi Kütüphanesi’nin eski Başkanı Daniel Boorstin bir söyleşide şöyle demişti:
“Ne düşündüğümü keşfetmek için yazıyorum.”
Harvard Business Review dergisinin 1973’ten günümüze dek en çok kopyalanmış makalelerinden birinin adı da şudur:
“Açık ve net yazmak, açık ve net düşünmek demektir...”

Ben de merak ettiğim konuları irdelemek, sapla samanı, yani veriyle fikri ayırt edebilmek, bildiklerimi sistematize edip bilmediklerimi öğrenmeye çalışmak ve sonuçta düşüncelerimi netleştirip toparlamak için araştırıyor ve yazıyorum. Tabii süreçten de çok zevk aldığım için.
Ekol okullarda geçen ortaöğrenim ve üniversite eğitim dönemlerinizin ardından, akademik yönünüzü güçlendiren süreçleriniz hep olmuş. Ülkemizin güçlü millî kuruluşlarından, Türkiye’de konumlanan küresel şirketlere, yurt dışında global devlere uzanan, yüksek deneyim ortaya koyan profesyonel iş yaşamınız var. Bu tempo içinde sizi yazarlığa, hem de en üretken hâliyle, motive eden ne oldu?
Lisede okul gazetesinde muhabirdim. Üniversitede edebî yazarlık dersleri aldım, seminerlerine katıldım. Üç yıl üst üste okul dergisinin kısa hikâye yarışmasında ilk üçe girdim. Üniversiteyi bursla okudum. Bitirdikten sonra yazar olarak hayatımı kazanamayacağımı biliyordum. Ama bir hobi olarak ve zanaat olarak boş zamanlarımda yazmayı sürdürdüm. Delikanlılık dönemimde şiirlerin sarhoşluğuna kapıldım. Onu saymazsak son kitabıma kadar hep kurgu dışı kitaplar yazdım. Bir dönem de Türkçe Fortune dergisinde ve Yeni Yüzyıl gazetesinde köşe yazarlığı yaptım.
Hepsinin tadı ayrıydı.
İlkokulda, ortaokulda, çocuk yaşlarda edebiyata eğilenler için hep bir aile ferdi veya öğretmen hikâyesi olmuştur. Sizin yaşamınızda ilginizi ve yatkınlığınızı borçlu olduğunuz insan veya insanlar oldu mu?
Çok şanslıydım; üç rol modelim bulunuyordu. Babamın lisede edindiği çok iyi Fransızcası vardı. Ama bunu yeterli bulmadığı için İngilizce öğrenmeye karar vermişti. Vakti oldukça yemek masasının üzerine İngilizce-Türkçe sözlüğü koyar, yanına Bütün Dünya dergisini, onun İngilizce muadili Reader’s Digest’i ve Fransızca uyarlaması olan Selection’ı açar, aynı makaleyi okuyup deşifre etmeye çalışırdı.
Çok azimliydi. Sonuçta İngilizcesi mükemmel iş mektupları ve resmî mektuplar yazacak düzeye geldi.
Yorgun olmadığı akşamlar bana da kitaplardan bölümler okurdu. Kon-Tiki, Monte Kristo Kontu, Jules Verne’in kitapları, Doğan Kardeş, Ceylan ve Armağan dergileri hatırladıklarım. Annem de tarih kitapları ve biyografilere meraklıydı. Babaannem ise Cumhuriyet gazetesini baştan sona okur, Burhan Felek’in köşe yazılarını ve Rauf Orbay gibi ünlü şahısların hatıratını kesip saklardı. Lise hocamız Münir Aysu da bize kompozisyonda mükemmeliyetçiliği aşıladı. İlk kitaplarımın da gönüllü editörlüğünü üstlendi.
Yazma anınızdan, sürecinizden, alışkanlıklarınızdan, temponuzdan bahseder misiniz? Nasıl bir disiplin içerisinde yazarsınız?
Yanımda daima kâğıt kalem taşır, aklıma gelenleri not ederim. Yazmak için verimli zamanım sabahlarıdır. İş tempom el verdikçe erken kalkıp yazmaya çalışırım. Tatil zamanları günde 5-6 saat yazabilirim. Araya uzun süre girse bile bıraktığım yerden devam etmekte zorluk çekmiyorum. Vakit buldukça da gün içinde bir saat kadar yürüyüş yapmaya çalışır, eğer o dönemde bir yazma projem varsa onun hakkında düşünürüm. Eşim çok hoşgörülüdür; ailenin ritmini zaman zaman olumsuz etkileyebilen programıma hep destek vermiştir.
İyi bir yazar olma hâli, iyi bir okur olmaya da doğal olarak ihtiyaç duyar. Okuma disiplininizden bahseder misiniz?
Tatiller dışında genellikle akşamları okurum. Üniversiteden sonra aldığım hızlı ve metotlu okuma kursundan hayat boyu yararlandım. Aynı konuda birkaç kitabı peş peşe okumaya çalışırım. Karşıt fikirleri dengeleme imkânı doğuyor. Ayrıca tekrarları atlayıp hız kazanma imkânına kavuşuyorsunuz. Okurken not alırım; hele yazmakta olduğum bir kitaba hazırlık amacıyla okuyorsam.
Başucu kitaplarınızı veya İzzet Garih’in KİTAP dergimize kazandırdığı tarifle, “kahraman kitaplarınızı” bize sunmanızı istesek, listede neler olurdu?
Yıllar önce yeğenim Ali bana bu suali sorunca yaptığım liste çok uzadı ve nihayetinde Liderin Kitaplığı yapıtına dönüştü. Bir bölüm başlığından örnekler vereyim.
Azim ve Anlam: Olmak İstediğin İnsan – Clayton M. Christensen / İvan Denisoviç’in Bir Günü – Aleksandr Soljenitsin / İnsanın Anlam Arayışı – Viktor Frankl / Yunus Emre – Hayatı ve Bütün Şiirleri – Abdülkadir Gölpınarlı / Denemeler – Montaigne
Diğer bölüm başlıkları arasında Karar, İcraat, İnsan ve Zaman gibi konular var.
Yazmaya yönelik önümüzdeki süreçte ne gibi planlarınız var? Veya düşleriniz? Gündeminize neleri, hangi konuları almak istersiniz?
Sandima Tableti’nin kahramanları Ali Asya (“Boksör”) ve Elâ ile çok yakınlaştık. Birlikte olmaktan zevk alıyorum. Onlarla tekrar bazı konuların peşinde yollara koyulabilirim. Örneğin, belki kimsenin çözemediği bir uçak kazasını birlikte aydınlatabiliriz. Ne dersiniz?
Edebiyat dışında, sanatın hangi dallarına öncelikli, yakın ilgi duymaktasınız?
Yazarken de okurken de klasik müzik dinlemekten ve zaman buldukça konserlere gitmekten zevk alıyorum.
Sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin yönetimlerini de çok yakından takip etmektesiniz. İş yaşamınızda ve sivil toplum gönüllüsü kimliğinizde, edebiyatın ve sanatın yerini nasıl tarif edersiniz?
Edebiyat ve sanat hakikatin, iyiliğin, güzelliğin, özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin peşinden koşmalı; ama bunu yaparken okuyucusunu, izleyicisini sıkmamalı, günlük dünyasından azat edip farklı hayallere, ufuklara, dünyalara taşımalıdır kanaatimce.
İlk kitabınız ne zaman yayımlandı, yazarlık sürecinizi ve eserlerinizi yayın tarihleri, sonraki baskı sayıları itibarıyla bize özetler misiniz?
Yurt dışında üniversiteyi bitirdikten ve beş yıl çalıştıktan sonra 1976 yılında Türkiye’ye dönüp Komili Pazarlama şirketinin genel müdürü oldum. Turgut Özal öncesi ithal ikamesine dayalı bir ekonomi stratejisinin izlendiği, iç piyasada tavan fiyatlarının, ihracatta ise çeşitli sınırlama ve engellerin uygulandığı bir dönemdi. 1973 petrol krizi ülkemizi çok olumsuz etkilemişti.
Şirket olarak ihracata öncelik verme kararını aldık. 1975 yılında Türkiye’nin ihracatı 1,4 milyar, ithalatı ise 4,9 milyar dolar olmuştu. Son çalıştığım şirket olan Procter & Gamble’ın 1975 satışları ise 11,5 milyar dolardı.
Firmanın ihracat bölümünde çalışmış, o zamanlar daha hâlâ çok fakir olan Körfez ülkeleri, Yemen, daha sonra Fiji, Yeni Kaledonya, Tahiti gibi Pasifik adaları, Hong Kong, Singapur ve son olarak da Kıbrıs’a ihracattan sorumlu olmuş ve bu bölgeleri ziyaret etmiştim. İhracat konusunu ve bu alanda Türkiye’nin geri kalmışlığını kafama taktım. Cenevre’de BM Ticaret ve Kalkınma Örgütü’nün kütüphanesinde bir hafta çalışıp notlar aldım, belgeler edindim. Döndüğümde Boğaziçi Üniversitesi’ne gidip:
“Uluslararası Pazarlama ve İhracat İdaresi diye bir ders vermek istiyorum,” dedim.
Niye sadece pazarlama değil, ihracat idaresi? Çünkü ihracat süreçleri çok karmaşık ve zordu; birçok sınırlama, lisans ve izin gerektiği gibi ödeme sistemleri de karmaşıktı.
Üniversite hemen kabul etti ve başladım. Çok hevesli ve ilgili öğrencilerim vardı. Bir süre sonra benden notlarımı ve anlattıklarımı bir kitap olarak derlememi önerdiler ve bunun sonucu 1982 yılında Uluslararası Pazarlama – İlkeler ve Uygulamalar doğdu.
İlk göz ağrımın iki özelliği vardır. Birincisi, bir uzun satar oldu; 16 kez güncellendi, 40 yaşını devirdi ve hâlâ raflarda. İkincisi, dijital dünyadaki baş döndürücü gelişmeleri kapsayabilmesi ve yaşamını benden sonra da sürdürebilmesi için son güncellemeleri Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nün hocalarından, üniversitedeki Analitik ve İçgörü Araştırma Merkezi’nin kurucu direktörü Dr. Hüseyin Karaca ile birlikte yaptık. Hoca şimdi Boston Üniversitesi’nde ama eseri yaşatacağını umuyorum.
İlk kitabımın yayımlandığı yıl, benden kısa bir süre önce Stanford Üniversitesi’nden mezun olmuş iki yazar, başarılı büyük şirketlerin ortak noktalarını araştırıp Mükemmeli Arayış adlı bir kitap yazdılar. Etkilendim.
“Ben de bunu Türkiye’de araştırayım,” dedim ve Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Sezai Türkeş, Fevzi Akkaya, Şarık Tara, Feyyaz Berker gibi iş insanlarıyla söyleşiler yaptım, şirketlerini inceledim. Kurumsal Kültür doğdu.

1985’te Amerika’da Denison Üniversitesi’nde hocalık yaptım.
“Doktora yap, bize geri gel,” dediler.
Boğaziçi Üniversitesi’nde doktoraya başladım. Tezim, Sogo Şoşa: Dışa Açılmada Bir Japon Dersi adlı kitaba dönüştü.
O yıllar Japonya’nın peşinden giden Tayvan, Singapur, Hong Kong gibi Asya kaplanlarının büyük hamleler yaptıkları dönemdi. Japonya Vakfı’nın desteğiyle Japonya’ya gittim ve onların kalkınma reçetesini araştırdım, gözlem ve önerilerimi Türkiye Mucizesi İçin Vizyon Arayışları... ve Asya Modelleri başlığıyla yayımladım.
O sıralarda TBMM’de görevliydim. Araştırmalarımdan elde ettiğim siyasi partilerin örgütlenme ve çalışmalarıyla ilgili önerilerimi de mensubu olduğum Anavatan Partisi ile paylaştım. Araştırma partide hiç ses getirmedi ama kitap 7-8 baskı yaptı.
Asya tipi kalkınma modelinden yararlanma fırsatını kaçırmakta olduğumuzu hissedince, benzer konuları ele alıp Türkiye için yeni öneriler içeren Öfkeden Çözüme’yi kaleme aldım. 2003’te yayımlandı.
Ülkemizin yönetimi ile ilgili konularda fayda sağlayacağımdan ümidi kesmiş olmalıyım ki, Türk Hava Yolları’nda arkadaşlarımızla birlikte doksanlı yıllarda gerçekleştirdiğimiz dönüşümü yazmaya karar verdim. 2007’de yayımlanan Bulutların Üstüne Tırmanırken, 17 baskı yaptı ve sivil havacılık yüksekokullarında kullanılmaya devam ediyor.
O kitapta değinilen liderlik konusuna gençler tarafından çok ilgi gösterildiğini onlarla yaptığım çeşitli seminer ve söyleşilerde gördüm. Bu sıralarda CNN Türk’te Başarının İzinde adlı bir programım yayımlandı.
Yazıp çizdiklerimle makro düzeyde fayda sağlayamadığımı gördüğüm için zamanımı daha çok gençlerin donanımına katkı sağlayacak alanlarda kullanmak güdüsüyle Liderin Takım Çantası kitabını hazırladım. Gerçek hayattan esinlendiği, kısa ve pratik kullanıma odaklandığı için geniş kabul gördü ve kendi kulvarında çok satan oldu. 23 basım yaptı ve raflardaki yerini koruyor. Ayrıca CNN Türk’te bir programa dönüştü.
1991-1995 yıllarında TBMM’deyken TBMM-AB Komitesi üyesiydim. Bir kere bile toplanamadık. Çünkü Avrupalılar Türkiye’yi aralarına almak konusunda istekli değildiler. 2004 yılında bir torba kararla apar topar sekiz eski Sovyetler Birliği ülkesinin AB’ye alındığında Viyana’da Coca-Cola’nın grup başkanı olarak görev yapıyordum. Avusturya’nın başbakanı ve dışişleri bakanıyla iyi ilişkilerim vardı. Türkiye’ye olan antipatilerini saklayamıyorlardı.
Konu kafama takıldı ve sonuçta 2011’de Avrupa’ya Hayır Diyebilen Türkiye kitabı ortaya çıktı. Hiç ses getirmedi.
Ben de ülkeye fayda sağlayacağını düşündüğüm konulardan başka alanlara kaymaya başladım. İlk olarak Cumhuriyet’in ilk röntgen profesörü dedem Salâhattin Erk’in belgelerini derleyip 1921-23 yıllarında radyoloji ihtisası için gittiği Avrupa’daki hayatını yazdım. 44. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde meslektaşları tarafından ağırlanıp onlara yaptığım sunum hayatımın güzel anılarındandır.
Sonra da sıra Sandima Tableti’ne geldi. Gençlik yıllarından beri süregelen arkeoloji merakım ile kafama takılan bir tezi birleştirdim, araştırdım, gezdim ve bu sefer tamamen bir zanaatkâr yaklaşımıyla zevk almak ve elimden gelenin en iyisini yapabilmek için kâğıtla kalemi buluşturdum. Amaç; hecelerle, kelimelerle, cümlelerle, paragraflarla dans edip kafamda bir dünya kurmaktı. Kitabın kahramanları ile dost oldum, onlarla birlikte olmaktan çok zevk aldım. Umarım okurlar da bu zevki paylaşır.
cem kozlu ile sandima tableti üzerine: tarihin gölgesinde bir roman
İş dünyası, liderlik, kurumsal kültür ve ekonomi üzerine kaleme aldığınız kurgu dışı rehber eserlerden sonra, bu kez okuyucuyu ters köşe yapan siyasi bir gerilim ve ilk romanla karşımıza çıktınız. Sizi “Sandima Tableti”ni yazmaya iten ilk kıvılcım neydi? Kurmaca bir evren inşa etmek, bunca yıllık entelektüel ve idari birikiminizin ardından yazarlık serüveninizde nasıl bir boşluğu doldurdu?
Tarİhe ve arkeolojiye merakım var. Yıllar boyunca birçok ören yerini ziyaret ettim. Yavaş yavaş farkına vardım ki ağırlıklı olarak kazılan ve ziyaret edilen yerler Grek ve Roma dönemlerine ait ve genellikle Batı ve Güneybatı Ege kıyılarında. Batılı tarihçilerin çoğu, uygarlıklarının kökenini bu bölgede, yani eski İyonya ve komşularında MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda yaşamış, bölgeye şimdiki Yunanistan’dan göç etmiş Greklere bağlıyorlar.
Hâlbuki Batı ve Güneybatı Anadolu’da Luviler çok önceden beri yerleşik ve doğudaki komşuları Hititlerle karşılıklı etkileşim içinde. Hititlerin güneyinde ise çok önceden yazıyı ve matematiği keşfetmiş, imparatorluklar kurup büyük altyapı projeleri gerçekleştirmiş, sosyal organizasyonlar geliştirmiş Sümerler, Asurlular, Akadlar, Babilliler; onların da güneyinde binlerce yıl daha önceye giden Mısırlılar var. Bütün bunları göz ardı edip günümüzün hâkim uygarlığını Greklere dayandırmanın nedenleri arasında 19. yüzyıldan günümüze Türk-Yunan ilişkilerinin olduğuna inanıyorum. Bu bir tez ama bilim insanlarınca tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Tezin popülerleştirilmiş şekli olan Sandima Tableti’nin bu tartışmaya katkısı olmasını umuyorum.
Roman, 25 yıl boyunca emek verdiği Yurdumuz gazetesinden âdeta bir saman kâğıdı formuyla nezaketsizce kovulan Ali Asya ile açılıyor. Ali Asya’nın vicdanı ile iktidar-sermaye kıskacı arasında verdiği bu mücadeleyi ve romanda çizdiğiniz “Patronissimo” tipini düşündüğümüzde; bu karakter günümüz medyasının ve kurumsal dünyasının evrensel bir prototipi mi?
Kİtaptakİ olayların da karakterlerin de çeşitli esin kaynakları var. Medyayı ele alırsak, bundan 15-20 yıl önce yüz binler basan gazeteler günümüzde kendilerinin gölgesine dönüşmüş durumda. Dünyada da durum farklı değil; Washington Post da muhabirlerini çıkarıyor, The Guardian da. La Stampa da küçülüyor, Bild de.
Özellikle araştırmacı gazeteciliğin hareket sahası sürekli daralmakta. Teknoloji bize hayal bile edemeyeceğimiz boyutlarda bilgi ve veri sunarken bunların güvenilirliği konusu giderek tartışmalı hâle geliyor. Bu bağlamda Boksör’e evrensel bir prototip diyebilirsiniz.
Romanda Ali Asya’nın en zor anlarında pusulası, eğilip bükülmeyen Cumhuriyet Savcısı babası Abdullah Bey ve onun bıraktığı kararmış Sheaffer dolma kalem ile Ece Ajandası oluyor. Ali’nin hayat felsefesi bu mirasla dikleşirken, karşı kutuptaki Hermes’in (Kâmil) hikâyesinde de bir babasızlık, köksüzlük görüyoruz. Kitaptaki bu güçlü baba figürleri üzerinden, aslında bir dönemin Cumhuriyet ahlakına ve adalet duygusuna duyulan özlemi mi tartışıyoruz?
Büyükannemİn babası defterdar. Yemen’de görev yaparken eşi, büyükannemi karnında 40 günlük bir gemi yolculuğu ile İstanbul’a getiriyor. Büyükannem çocukken at sırtında Musul’a babasının görev yerine gidiyorlar. Daha sonra da Filistin’e. Son tayin edildiği Selanik’te babaannem eşi Abdullah Bey’le tanışıp evleniyor. Abdullah Bey orada savcı yardımcısı. İstanbul’a geldiklerinde Bahriye Nezareti’ne hukuk müşaviri olarak giriyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında yakın arkadaşları Rauf Orbay ve sonradan Cumhuriyet’in ilk Donanma Komutanı olacak Hamdi Denizmen ile birlikte Mustafa Kemal’in safında yer alıyorlar.
Babam bankadaki görevine müfettiş muavini olarak başlıyor, sırasıyla müfettiş ve teftiş kurulu başkanı oluyor.
Ben çocukken kapının yanında hazır duran ufak meşin bir çantası olduğunu hatırlarım. Gece yarısı bir hırsızlık veya yolsuzluk olayı ile ilgili telefon gelir, çantayı aldığı gibi otobüs veya trenle Anadolu’nun bir köşesine, bucağına giderdi.
Dediğiniz gibi, Cumhuriyet’in bir ahlak ve adalet duygusu vardı. İki adım ileri, bir adım geri gitsek bile toplum olarak bu alanlarda geliştiğimizi hissediyordum.
Şimdi gazetelerin üçüncü sayfalarındaki soygun, cinayet, dolandırıcılık ve benzer haberleri okudukça şüphelerim uyanıyor. Pusulada kuzeyle güneyin yeri saparsa yolunuzu kaybedersiniz. Toplumda da doğru ve yanlış arasındaki sınır esneyip kırılmaya başlarsa temellerimiz sarsılır.
Klasik casusluk ya da gerilim romanlarında genellikle nükleer şifreler, askerî sırlar ya da mikroçipler çalınır; ancak siz hedef tahtasına “Anadolu’nun uygarlığın beşiği olduğu” tezini kanıtlayacak olan Sandima Tableti’ni koyuyorsunuz. Geleceğin küresel ve jeopolitik savaşlarının artık askerî güçten ziyade “kültürel hafıza” ve “tarihsel anlatı” üzerinden yürüyeceğini mi öngörüyorsunuz?
Evet, hem toplumların içinde hem de uluslararası düzeyde kimlik politikaları güçlenmekte. Bunu Amerika’da, Hindistan’da, Avrupa Birliği ülkelerinde görüyoruz. Siyasiler bazen içeride güç kazanmak için, bazen de dış güçlere karşı halkın dayanışmasını güçlendirmek amacıyla somut konulardan çok aidiyet bağlarını ön plana çıkarıyorlar.
Yunanistan da kuruluşundan beri komşusu Osmanlı İmparatorluğu ve sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Batı’da ittifak arayışları içinde olmuş. İttifakın soyut tutkalı olarak da aynı kökten geldiklerini, aynı tarihi paylaştıklarını vurgulamışlar. Jeopolitik açıdan bunu anlıyorum. Ama hasmını zayıflatmak için tarihî gerçekleri saptırarak onu kendi uygarlıklarının dışında, “öteki”, tarih terimiyle “barbar” olarak göstermeye çalışmak bilimin sınırlarını aşan hasmane bir davranış.
Bunun dünyada birçok örneği var.
Hindistan’da Hindular Müslümanlara, “Biz sizden önce buradaydık,” diyebilmek için 1528 civarında inşa edilmiş Babri Camii’ni yerle bir ettiler. Temelleri üstüne yükselen Hindu tapınağının 2024’teki açılışını bizzat Başbakan Modi yaptı.
Tarih ve arkeoloji çok açık seçik biçimde ayrımcı ve aşırı siyasi emeller için kullanılabilmekte.
Sandima Tableti’nde bahsi geçen Profesör Glock’un hikâyesi de gerçektir. Siyonist odaklı Filistin arkeolojisine farklı bir görüş getiren Amerikalı profesörü evinin önünde vurdular. O ülkedeki bazı önemli kazıların başındaki arkeologların askerî geçmişi olduğu ve bazı kazıların güvenlik ve devlet politikası ile iç içe, askerî kontrol altındaki bölgelerde yürütüldüğü de bilinen bir gerçek.
Fiziksel olarak “kum saati” gövdeli, Boksör lakaplı Ali Asya ile atletik, ince uzun ama operasyonel bir kurşun yarası yüzünden hafif aksayan Hermes (Kâmil) aslında birbirlerinin “gölge” karakterleri gibi. İkisi de yalnız profesyoneller, ikisinin de hafızası ve dil yeteneği çok güçlü. Bu iki zıt ama ikiz karakteri yaratırken güç, maskülenlik ve kırılganlık kavramlarını nasıl dengelediniz?
İKİ erkek kahraman Boksör ve Hermes silahlarını değil, kafalarını çalıştırıyorlar. Boksör bir gazetecinin disiplinli ve düz mantığına sahip. Hermes ise atası sayılan Odiseus gibi hile ve desiseye kafa yoruyor. Meslekleri icabı ilki gerçekleri aydınlatmaya odaklanmışken, ikincisinin başarısının yolu gerçekleri kamufle etmekten geçiyor.
Elâ karakteri üzerinden, Batı dünyasının bilim, felsefe ve demokrasiyi sadece Antik Grek coğrafyasına (Miletos, İyonya) indirgeyerek inşa ettiği o “ezber” illüzyonu çok sert eleştiriyorsunuz. Luviler özbeöz Anadolulu bir halk olarak bu ezberi nasıl bozuyor? Sizce Türkiye, kendi topraklarındaki bu köklü geçmişin ve tapunun ne kadar farkında? Ayrıca, Troya’yı kazan Manfred Korfmann ve Göbeklitepe’yi dünyaya tanıtan Klaus Schmidt gibi isimlerin uğradığı akademik saldırılara ve erken ölümlerine vefa dolu bir sayfa açıyorsunuz. Hatta Elâ’nın hocası Selahattin Tonuk da Luvi-Hitit çalışmalarını savunduğu için statüko tarafından erken emekliliğe zorlanıyor. Bilim dünyasındaki bu “statüko bağnazlığı”nı nasıl yorumluyorsunuz?
Kİtapta savunduğum tezi bilimsel çalışmalarıyla ve Uygarlık Anadolu’da Doğdu adlı dev eseri ile kanıtlayan Prof. Fahri Işık’la ancak kitap basıldıktan sonra tanışabildim. Ondan duyduğum şu cümle bütün emeklerime değdi:
“Sen beni yazmışsın. Bu nasıl bir öngörü. Doğrular giderek anlaşılacak.”
Statüko bağnazlığı sanırım bilimin ve sanatın hemen her dalında bolca mevcut. Kitapta bazı örneklere değindim. Statükoyu sarsan tezlerin yeni bulgu ve bilgiler çerçevesinde tartışılması çok önemli. Tarihin anlatımını temelinden sarsan yeni arkeolojik bulguların çok önemli bir kaynağı Göbeklitepe ve Karahantepeler. Prof. Necmi Karul ve değerli ekibinin Urfa yakınlarındaki bu bölgede hızla yürüttükleri kazılardaki bulgular bütüncül biçimde akademik makale ve eserlere yansıdıkça uygarlık tarihinin kökleri Batı Anadolu’dan Doğu’ya, MÖ 5-6. yüzyıllardan MÖ 9-10. binyıllara kayacak. Bu bağlamda statükoyu sarsıcı ve ezber bozucu iki eserden bahsetmek isterim:
Prof. James C. Scott’un Tahıla Karşı (Koç Üniversitesi Yayınları) ve Prof. David Graeber’in Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi (Epsilon Yayınevi) adlı kitapları genel kabul görmüş bazı temel tarih ve arkeoloji tezlerini sorgulamakta.
Romanın kaderini değiştiren, şifreleri çözen ve Ali Asya’yı harekete geçiren iki güçlü kadın var: Restoratör Elâ ve tekerlekli sandalyede bir dijital deha olan Sara. Elâ’nın romandaki o çarpıcı tespitiyle; Türkiye’de kadınlar mesleklerinde yükü taşımalarına rağmen yönetim kademelerinde neden görünmez kılınıyor? Okuyucuya bu kadın dayanışması üzerinden nasıl bir alt metin sundunuz?
Romanda en az erkek karakterler kadar güçlü iki kadın var: Elâ ve Sara. Üstelik çok daha büyük bedel ödemişler; görevleri ve neticede vatanları uğruna hedef olup yaralanmış kişiler. Ama pes etmiyorlar. Başarılarında cesaretleri kadar rol oynayan etken, analiz yetenekleri ile içgüdülerini birlikte çalıştırabilmeleri. Analitik zekâ ile duygusal zekâyı birleştirebilmekte kadınların çoğu kez erkeklerden daha başarılı olduğunu meslek hayatımda da gözlemledim.
Roman, tıpkı bir Hollywood filmi ya da dijital platform dizisi ritminde ve görselliğinde ilerliyor. Özellikle Knidos Antik Kenti’ndeki Kral Sarnıcı’nda geçen, suyun yükseldiği, bilyelerin ve replika tabletin parçalandığı klostrofobik final sahnesi müthiş bir görsel vizyona sahip. Yazarken zihninizde bir film şeridi dönüyor muhtemelen. Peki ileride Ali Asya’yı ekranda görme ihtimalimiz var mı?
İlgİnç bir konuya değindiniz. Değerli senarist ve yazar Selin Tunç Berkan, metni ilk okuduğunda sinematik yönlerinin güçlü olduğunu ve bir diziye dönüşebileceğini söylemiş, önemli önerilerde bulunmuştu. Ama o çok başka ve bilmediğim bir kulvar. Önce romanı bitirmek istedim. Bakalım, başka yönlere evrilir mi? Okurlardan gelen geri bildirimler belirleyici olacak. Şimdilik mutlu ve iyimserim.
Kitabın can damarı şu cümle: “Bir ülkenin kaderi, hafızasını nasıl koruduğuyla ilgilidir.” Atatürk’ün 1930’larda bizzat kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sümerbank ve Etibank ile yapmaya çalıştığı o büyük vizyonu bugün nereye koyuyoruz? Sizce günümüz Türkiye’sinin en büyük hafıza kaybı ya da bilerek unutuşu nedir?
ETİKETLERİN insanları böldüğünü, en alt paydaya indirgediğini, renkleri siyah beyaza dönüştürdüğünü düşünürüm. Kullanmak istemem. Ama ısrar ederseniz muhafazakârlığı kabullenirim.
Nasıl bir muhafazakârlık?
İyinin, güzelin, doğalın, işlevsel olanın muhafaza edildiği; muhafazakârlığın sadece kültürel unsurlarla tanımlanmayıp evrimsel biçimde gelişmeyi de kapsadığı bir muhafazakârlık.
Çocukken Fenerbahçe’den Kadıköy’e yalnız yürüdüğümü, Acıbadem’e bisikletle gittiğimi hatırlıyorum. Bugün çocuğunuzu buralara yalnız bırakabilir misiniz? Yolda hiç tanıdığa, başı sıkışsa yardımcı olacak bir mahalleliye rastlar mı?
Evler, bahçeler ve bostanlar yerlerini gökdelenlere bıraktı. Bunun mahalle hayatı ve komşuluk üzerindeki etkilerini hissedebiliyoruz. Kimyasalların boyadığı nehirlerimizi, suları çekilen göllerimizi, madenlerin kelleştirdiği tepelerimizi hepimiz görebiliyoruz. Bilmediğimiz bir şeyi söylemiyorum.
“Görünen köy kılavuz istemez,” demiş atalarımız.
Vatanımızın üstündeki ve altındaki tüm zenginliklere sahip çıkmak, muhafaza edip iyileştirmek ve geliştirmek, değerini anlamak ve dünyaya anlatmak görevlerimiz arasında değil mi? Boksör ve arkadaşlarına sorsanız hep bir ağızdan:
“Evet!” diye haykıracaklardır.
