yaşar holding yönetim kurulu başkanı feyhan yaşar: biz müzeciliği karmaşa ve süratin ortasında insanlık için yeni ve korunaklı bir evren inşa etme işi olarak tanımlıyoruz
"İlk müzemizi 1985 yılında açmıştık. 1985'ten bugüne, dünyadaki her şey gibi müzecilik de çok büyük, yapısal bir dönüşüm geçirdi. Bizim için yeni binaya geçiş, sadece bir adres değişikliği ya da müzenin sergileme metrekaresini artırma hamlesi değildir. Biz, çağdaş müzeciliğin tüm gereksinimlerine ve modern işletme modellerine uygun, yaşayan ve dinamik yeni bir müze kurmayı amaçladık. Selçuk Yaşar, sanata her zaman toplumsal bir boyuttan, toplumsal fayda penceresinden baktı. Babamızın doğum günü olan 17 Ocak'ta kapılarını açan Yaşar Müzesi de onun vasiyet niteliğindeki bu vizyonunu tam da burada yaşatacak."
Türkiye'nin ilk özel resim müzesi olarak 1985 yılında açılan S. Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi,1967 yılından bu yana düzenlenen DYO Resim Yarışması'nın ödüllü eserlerine ve birbirinden değerli sanatçıların eserlerinin yer aldığı sergilere ev sahipliği yaptı. Müze, bu yılın başında, genişleyen koleksiyonuyla yeni yerinde ve Yaşar Müzesi ismiyle, Yaşar Topluluğu'nun kurucusu Selçuk Yaşar'ın doğum günü olan 17 Ocak'ta sanatseverlerle buluştu. 1800’lerin sonuna kadar kentin en canlı bölgesi olan, zamanla bu özelliğini kaybeden ‘Liman Ardı’, yeni müze binası ile âdeta yangın sonrası filizlenen ağaç misali köklerinden yeniden doğdu.
Müzenin açılmasının ardından yaşanan bölgesel gelişmeler Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un KİTAP’ın geçmiş sayılarından birindeki (4 Mayıs 2023) söyleşisinde ifade ettiği, “Müzeler, bölgesine de katkı sunuyor” sözlerini de bir kez daha doğruladı. Bu sayımızı ayırdığımız Yaşar Müzesi için Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı Feyhan Yaşar, “Bizim için bu yeni binaya geçiş, sadece bir adres değişikliği ya da müzenin sergileme metrekaresini artırma hamlesi değildir. Biz, çağdaş müzeciliğin tüm gereksinimlerine ve modern işletme modellerine uygun, yaşayan ve dinamik yeni bir müze kurmayı amaçladık” diyor.
KİTAP dergimizin bu ayki konuğu Yaşar Holding Yönetim Kurulu Başkanı Feyhan Yaşar, Türkiye’nin sanat ve kültür yolculuğunun öncü kuruluşları arasında yer alan Topluluk üzerinden yürüttükleri müzecilik faaliyetlerine ilişkin, "Müzecilikle olan uğraşımız, yarım yüzyılı deviren, kurumsal anlamda 40 yılı aşkın bir geçmişe sahip zamansız bir yolculuktur" diyor. Feyhan Yaşar, 1967 yılında DYO tarafından başlatılan ve alanında ilk özel sektör girişimi olan DYO Resim Yarışması'nın ödüllü eserlerinin yer aldığı koleksiyonun 1985 yılında Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından açılan S. Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi'nde ilk kez sanatseverlerle buluştuğunu hatırlatıyor.
Bu yılın başında müze, 1800'lerin sonuna kadar İzmir'in kalbi olan, daha sonraki dönemde ise gözden düşen Liman Ardı Bölgesi'ndeki 131 yıllık tarihî binasına taşındı.
Feyhan Yaşar, "Bizim için yeni binaya geçiş, sadece bir adres değişikliği ya da müzenin sergileme metrekaresini artırma hamlesi değildir. Biz, çağdaş müzeciliğin tüm gereksinimlerine ve modern işletme modellerine uygun, yaşayan ve dinamik yeni bir müze kurmayı amaçladık" derken, müzecilik anlayışlarını şu sözlerle özetliyor: "Biz müzeciliği, bugünkü karmaşanın ve süratin tam ortasında insanlık için yeni ve korunaklı bir evren inşa etme işi olarak tanımlıyoruz."
Feyhan Yaşar, KİTAP Yayın Yönetmeni Faruk Şüyün ile birlikte hazırladığımız soruları yanıtlıyor.
Müze binası, 1895 yılına tarihlenen eski bir un fabrikası. Bu endüstriyel mirasın korunarak modern bir müzeye dönüştürülmesi sürecinde, yapının özgün mimarisini korumak ile çağdaş müzecilik ihtiyaçlarını karşılamak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız?
TARİHÎ bir yapıyı, hele ki 1895 yılına tarihlenen eski bir un fabrikası gibi güçlü bir endüstriyel mirası modern bir müzeye dönüştürmek, sadece bir mimari restorasyon projesi değildir. Bu süreç, özü itibarıyla kendi içinde çok katmanlı diyaloglar barındırır. Bir yanda yapının kendisine "biricik bir eser" olarak yaklaşmak, onun tarihsel yaşanmışlığını, dokusunu ve ruhunu eksiksiz biçimde geleceğe taşımak istersiniz; diğer yanda ise çağdaş bir müzenin talep ettiği teknolojik altyapıyı, koruma koşullarını ve işlevsel esnekliği bu tarihsel gövdeye kazandırmak zorundasınızdır.
Üstelik söz konusu bir müze olduğunda, işimiz sadece bir binanın içine eserler yerleştirmekten çok daha öteye geçer. Biz bu projede, binanın kendisini de "müzeleştirme" ve bizzat sergilenen en büyük eser olarak sunma gayesiyle yola çıktık. Duvarların harcında, kolonların gövdesinde saklı olan endüstriyel hafızayı ve bunun çağdaş sanat eserleriyle kurduğu sessiz, bilge ortaklığı da sergiliyoruz. Yaşar Müzesi binası, geçmişin üretim gücü ile bugünün sanatsal yaratıcılığının birbiriyle çatışmadığı; aksine birbirini besleyerek var olduğu zamansız bir mekâna dönüştü.
Alsancak Liman Bölgesi'nde yer alan bu bina, geçmişte Yaşar Topluluğu şirketleri ve Yaşar Üniversitesi tarafından da kullanılmış. Binanın bu kurumsal geçmişinin, müzenin bugünkü kimliğine ve endüstriyel dönüşüm ruhuna etkileri nelerdir?
MÜZE binamızın konumlandığı Alsancak Liman Bölgesi ya da daha doğru bir ifadeyle "Liman Ardı Bölgesi", 19. yüzyıl İzmir'i için sadece coğrafi bir lokasyon değil; âdeta kentin kalbi, can damarı ve devasa bir endüstri mahallesidir. Burası, Anadolu'nun üretken toprağında yetişen; pamuktan üzüme, incirden tütüne kadar her türlü zenginliğin Batı'ya açılan kapısı, dünya ile buluştuğu noktaydı. Bizim binamız da 1895'ten itibaren bu üretim çarkının en önemli parçalarından biri olmuş, burada üretilen un yine bu liman vasıtasıyla dünyaya ulaşmıştır. Ancak limanlar sadece ürünlerin değil, fikirlerin, akımların ve kültürlerin de karşılaştığı yerlerdir. Dolayısıyla burası, İzmir'in dünyaya açılan en entelektüel, en kozmopolit penceresidir.
İşte böylesine özel, İzmir'in kalbi diyebileceğimiz bir bölgede binanın Yaşar Topluluğu ile kesişen hikâyesi de ayrı bir vizyon barındırır. Bu yapı, Liman Ardı Bölgesi'ne yapılan en erken yatırımlardan, Topluluğumuzun bu bölgedeki ilk kararlı girişimlerinden biridir. Uzun yıllar boyunca Topluluk bünyesinde gazete tesisi olarak bilgi üretmiş, ardından Yaşar Üniversitesi olarak gençlerin geleceğini şekillendirmiş; yani her döneminde insana ve topluma dokunmuştur.
Bir yapının geçmişine bu denli uzun süre tanıklık ettiğinizde, onun kurumsal hafızasını bizzat şekillendirme ve o yapı ile ilgili yeni, büyük hayaller kurma vizyonuna da sahip oluyorsunuz. Bu binanın bir gün bir müzeye dönüşmesi bizim için ani bir karar değil, zamana yayılmış çok köklü bir hayalin olgunlaşma hikâyesidir. Yapının kurumsal geçmişi, müzenin bugünkü kimliğinin en güçlü referansıdır.
SELÇUK YAŞAR'IN SANAT SEVGİSİ VE ÖNCÜ ROLÜ
Türkiye'de dünya çapında bir müzecilik anlayışının vücut bulmasına vesile olan sürecin Selçuk Yaşar ile nasıl başladığını bize anlatır mısınız?
DÜNYADAKİ pek çok müze hikâyesinin başlangıcına baktığınızda, genellikle kişisel bir tutkuyla biriktirilen koleksiyonların zamanla mekânlaşması sürecini görürsünüz. Ancak bizim hikâyemizde çok daha farklı; dönemi için son derece vizyoner ve yenilikçi bir başlangıç noktası var.
Selçuk Yaşar, 1967 yılında DYO Resim Yarışması'nı başlattığında zihninde öncelikli olarak bir müze kurmak ya da şahsi bir koleksiyon oluşturmak fikri yoktu. İşin asıl inovasyon içeren tarafı tam da burada saklıdır. Türkiye'de resim sanatını canıgönülden desteklemek ve henüz yolun başındaki genç sanatçılara bir alan açabilmek gayesiyle yola çıkıldı. Yarışma, ödülleri ve sağladığı imkânlarla genç ressamların hayat serüvenlerine ve üretim heyecanlarına çok erken tarihlerde, en ihtiyaç duydukları anda ortak oldu. Yıllar içinde yarışmalar vasıtasıyla organik biçimde gelişen, büyüyen ve Türkiye'de resim tarihinin yaşayan bir hafızasına dönüşen bu dinamik koleksiyon, bir süre sonra kendi kabına sığmaz oldu.
Sanatçıyı desteklemek amacıyla başlayan bu saf ve samimi yolculuk, ülkemizde kurumsal müzeciliğin de öncüsü oldu ve 1985 yılında Alsancak'ta açılan Türkiye'nin ilk özel resim müzesine giden tarihî süreci başlattı. Bugün ulaştığımız noktada, Selçuk Bey'in 1967'de attığı o yenilikçi tohum, sanata duyulan şartsız sevgiyle büyüyen devasa bir çınara dönüştü.
Selçuk Yaşar ile başlayan yolculuğun, Yaşar Ailesi'nde yeni kuşakların da ısrarlı duruşuyla nasıl sahiplenildiğini aktarır mısınız?
BİZİM sanatla ve müzecilikle olan uğraşımız, yarım yüzyılı deviren, kurumsal anlamda 40 yılı aşkın bir geçmişe sahip böylesine zamansız bir yolculuktur. Hikâye bu kadar uzun soluklu, derin ve köklü olunca, sanata duyulan o saf tutku da âdeta ailenin mirası olarak nesilden nesile aktarılıyor. Bugün bu mirası sürdürmek, bizim için dışarıdan bir motivasyon kaynağı gerektirmeyen; sorumluluk duygusunun da ötesine geçmiş, tamamen içselleştirilmiş bir yaşam biçimidir.
Babamız Selçuk Yaşar'ın yanında bu vizyonun filizlenişine eşlik etmek ne kadar büyük bir onursa, ondan sonra bu meşaleyi aynı kararlılıkla taşımak da bizim için o kadar doğal ve içgüdüsel bir duruştur.
Evet, 40 yılı aşkın süredir müzeciliğin içerisindeyiz. Fakat samimiyetle söylemeliyim ki Yaşar Müzesi'nin kapılarını açmamızla birlikte o ilk günkü heyecanımız katlanarak büyüdü. Biz bugün, geçmişin o devasa birikimini arkamıza alarak bu yeni ve büyük hayali geleceğe taşıma, onu her gün yeniden yaşatma uğraşı içerisindeyiz.
Bu müzenin, Selçuk Yaşar'ın bir hayali olduğunu ve onun doğum günü olan 17 Ocak'ta kapılarını açtığını belirtiyorsunuz. Bu vasiyet niteliğindeki hayalin hayata geçiş hikâyesini ve müzenin Selçuk Bey'in vizyonunu nasıl yaşatacağını bizimle paylaşır mısınız?
YAŞAR Müzesi'nin hayata geçiş hikâyesi, temelde kurumsal ihtiyaçlarımızın ve dünyadaki yeni müzecilik dinamiklerinin belirleyici olduğu çok doğal bir olgunlaşma sürecidir. Az önce de değindiğim gibi, 1967 yılından bu yana aralıksız devam eden DYO Resim Yarışmaları sayesinde koleksiyonumuz her geçen gün büyüdü; organik ve nitelikli bir koleksiyona sahip olduk. Alsancak'taki eski müzemizin fiziksel sınırları nedeniyle bu devasa hafızanın tamamını halkımızla buluşturabilmemiz artık mümkün olmuyordu. Dolayısıyla bu koleksiyonun derinliğini ve zenginliğini toplumla paylaşma arzusu, bizi bu yeni mekâna taşıyan en önemli etkenlerden biri oldu.
Tabii madalyonun bir de müzecilik felsefesi boyutu var. Biz ilk müzemizi 1985 yılında açmıştık. 1985'ten bugüne, dünyadaki her şey gibi müzecilik de çok büyük, yapısal bir dönüşüm geçirdi. Bizim için bu yeni binaya geçiş, sadece bir adres değişikliği ya da müzenin sergileme metrekaresini artırma hamlesi değildir. Biz, çağdaş müzeciliğin tüm gereksinimlerine ve modern işletme modellerine uygun, yaşayan ve dinamik yeni bir müze kurmayı amaçladık.
Selçuk Yaşar, sanata her zaman toplumsal bir boyuttan, toplumsal fayda penceresinden baktı. Babamızın doğum günü olan 17 Ocak'ta kapılarını açan Yaşar Müzesi de onun vasiyet niteliğindeki bu vizyonunu tam da burada yaşatacak.
Yaşar Müzesi, sadece duvarlarında eserlerin sergilendiği korunaklı bir bina değil; içinde bulunduğu sokağa, mahalleye, İzmir'e, Anadolu'ya ve nihayetinde tüm topluma aktif değer üreten, toplumsal inşada ve kültürel gelişimde rol alan bir yapı olarak yaşamaya devam edecek. Onun hayali, bu müzenin toplumla kurduğu her
bağda yeniden hayat bulacak.
DYO Resim Yarışması'nın ödüllü eserleri müzenin kalbini oluşturuyor. Yarım asrı aşan bu retrospektif seçki, Türk resim sanatının gelişim evrelerini düşündüğümüzde ziyaretçiye nasıl bir tarihsel anlatı sunuyor?
DÜNYA genelinde de örneğine son derece az rastlanan, 60 yıla yakın süredir kesintisiz devam eden bir resim yarışmasından söz ediyoruz. Bir sanatsal geleneği yarım asırdan fazla bir süre boyunca taviz vermeden sürdürebildiğinizde, elinizdeki koleksiyon sadece yan yana gelmiş güzel eserlerden ibaret kalmaz; yaşayan, nefes alan ve her dönemi belgeleyen devasa bir "görsel hafıza"ya dönüşür.
Müzenin kalbini oluşturan bu retrospektif seçki de ziyaretçisine tam anlamıyla bu eşsiz hafızayı sunuyor.
Ziyaretçimiz bu koleksiyonun içinde yürürken birkaç önemli katmanı aynı anda gözlemleme şansı buluyor.
İlki ve en belirgini; Türkiye'de resim sanatının ve ressamların hikâyesinin nasıl filizlendiğini, yıllar içinde nasıl bir kabuk değişimi yaşadığını ve hangi yeni akımlarla yoluna devam ettiğini adım adım görebilmesidir.
İkincisi ise yarışmaya henüz yolun başında genç birer yetenek olarak katılan sanatçıların zaman içindeki kişisel olgunlaşma serüvenlerine ortak olmasıdır. Bir sanatçının ilk çizgilerinden başlayıp yıllar içinde imzasını nasıl devleştirdiğini bu koleksiyonda izlemek müthiş bir sanatsal ayrıcalıktır.
Ancak bu retrospektifin bizi en çok heyecanlandıran ve bütün bu sanatsal anlatıyı taçlandıran bir başka boyutu daha var. Bu sergiyi gezen bir kişi, aslında Türkiye'nin yarım asırlık sosyolojik tarihini okur. Örneğin Türkiye'de köyden kente göçün yoğunlaştığı dönemlerde, bu toplumsal hareketliliğin, sıkışmışlığın ya da umudun resimlerdeki figürlere, renklere ve temalara nasıl yansıdığını çıplak gözle görebilirsiniz.
Bir yanda sanayileşmenin getirdiği yeni yaşam biçimleri, diğer yanda gelişen, değişen ve dönüşen Türkiye'nin bütün kırılma noktaları DYO retrospektifinde estetik birer belge olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu müze, ziyaretçisine sadece Türk resim sanatının gelişim evrelerini değil; tuvaller üzerinden okunabilen çok güçlü, çok katmanlı bir Türkiye panoramasını ve toplumsal hafıza yolculuğunu da sunuyor.
KOLEKSİYONLARIN DİSİPLİNLERARASI BULUŞMASI
Resimler, Prof. Dr. Münir Ekonomi'nin bağışladığı arkeolojik eserler ve Ege Bölgesi'ne ait geleneksel kilimler müzede bir arada sergileniyor. Çağdaş resim sanatı ile arkeoloji ve dokuma kültürünü aynı çatı altında buluşturan bu çok katmanlı yapıyı kurgularken nasıl bir küratöryel yaklaşım benimsediniz?
BİZİM koleksiyonlarımız arasında birbirini besleyen organik bağlar var. Örneğin ziyaretçilerimiz sergi salonumuzdaki çağdaş bir resmin tam merkezinde dokusuyla yer alan bir halı motifini görebilir, ardından üst katlara çıktığında kilim koleksiyonumuzdaki asırlık desenlerin izini sürerek o motifin köklerine doğru zihinsel bir yolculuğa çıkabilir.
Ya da daha somut bir bağ kurmak gerekirse; 1967 yılında düzenlenen ilk DYO Resim Yarışması'nı kazanan Metin Eloğlu'nun meşhur "Horoz Dövüşü" eseriyle karşılaştıktan sonra, Prof. Dr. Münir Ekonomi'nin bağışladığı eserlerle zenginleşen arkeoloji koleksiyonumuza geçip binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşmış bir çocuğun pişmiş topraktan horoz oyuncağıyla göz göze gelebilir. Binlerce yıllık bir oyuncak ile yarım asırlık bir çağdaş tuval aynı sembolün etrafında yan yana durur. Çünkü ikisi de hayatın içinden süzülüp gelmiştir.
Biz müzede öyle bir evren kurmak istedik ki, bu gizli geçişleri, bu zamansız diyalogları izleyicinin kendisi keşfetsin. Ziyaretçiyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp, müzenin katları arasında ipuçlarını takip eden bir kâşife dönüştürmek, bu yapıyı kurgularken en büyük arzumuz ve rehberimiz oldu.
KİLİM KOLEKSİYONU; ZAMANSIZ, MODERN VE ÇOK KATMANLI SOYUT SANAT EVRENİ
Bir kat kilim koleksiyonuna ayrılmış... Koleksiyon hakkında bilgi verir misiniz?
HALI ve kilim, Anadolu kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu kadar, özellikle 19. yüzyıl İzmir'inde kentin en önemli ticari girdilerinden biriydi. Bu anlamda İzmir, üretilen bu eşsiz düz dokumaların dünyaya açıldığı tarihî bir kapı niteliğindeydi.
Müzemizde bir katı tamamen bu mirasa ayırırken, kilimlerin halılardan ayrılan o çok özel doğasını vurgulamak istedik. Tarih boyunca deniz aşırı ülkelere satılan, ticari bir kaygıyla sipariş üzerine üretilen halıların aksine; kilimler çok uzun süre ticari yönlendirmelerin dışında kalmış, tamamen dokuyan kişinin günlük ihtiyacı ve kendi duygu dünyası için hayat bulmuştur. Bu yönüyle her bir kilim; Anadolu'ya göç eden Türkmen boylarının, oymak ve obaların kendi kültürlerini, boy damgalarını, sevinçlerini ve hüzünlerini ilmek ilmek aktardığı saf birer toplumsal hafıza kaydıdır.
Bugün kilimler, barındırdıkları renk ve desen kompozisyonlarıyla, çağdaş sanat anlayışıyla da muazzam bir estetik uyum yakalamış durumdadır. Ziyaretçilerimizi bu katta ağırlarken onlara sadece geleneksel bir el sanatını değil; geometrik formların ardında saklı bulunan o zamansız, modern ve çok katmanlı soyut sanat evrenini sunuyoruz.
YENİLİKÇİ MÜZECİLİK VE TOPLUMSAL KATILIM
Haziran 2026 itibarıyla başlattığınız "Göz Hizası" rehberli turlarıyla ziyaretçiyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp diyalog kuran aktif bir katılımcıya dönüştürmeyi hedefliyorsunuz. Bu felsefi ve interaktif yaklaşım, Türkiye'deki geleneksel ve mesafeli müzecilik anlayışını dönüştürmek adına nasıl bir misyon taşıyor?
GÜNÜMÜZDE insanların vakit geçirebileceği, dijital mecralardan alışveriş merkezlerine kadar sayısız alternatif var. Artık müzeler, ziyaretçilerin ilgisini çekebilmek için çok daha iletişim odaklı, çok daha açık ve davetkâr olmak zorunda. Dahası, modern dünyada müzelerin toplumsal iyileşme, bütünleşme ve vizyoner gelişmedeki rolleri hiç olmadığı kadar öne çıktı.
Haziran ayı itibarıyla hayata geçirdiğimiz "Göz Hizası" projemiz, tam da bu kültürel iktidar duvarlarını yıkmak ve o mesafeli müzecilik anlayışını dönüştürmek adına üstlendiğimiz felsefi bir misyondur. Biz bu projeyle ziyaretçilerimizi her çarşamba günü müzemize davet ediyor ve uzmanlarımız eşliğinde ücretsiz rehberli turlar düzenliyoruz.
Buradaki amacımız, eserin sadece künyesini okutmak değil; eserlerin arkasındaki insan hikâyelerini, saklı kalmış dünyaları paylaşarak ziyaretçiye bambaşka, hiyerarşiden uzak bir deneyim yaşatmak.
İZMİR'DE BIR İLK
"Take Over Day"... Kasım ayında gerçekleştirdiğiniz "Müzeyi Ele Geçirme Günü" etkinliğinde müze yönetimini bir günlüğüne 8-10 yaş arasındaki çocuklara emanet ettiniz. İzmir'de bir ilk olan bu deneyimden çocukların getirdiği yenilikçi fikirler, müzenin profesyonel kadrosuna ve gelecek vizyonuna neler kattı?
YAŞAR Müzesi olarak kapılarımızı açtıktan sonra hayata geçirdiğimiz ilk ve en gurur verici projelerimizden biri, çocukların müzemizi âdeta "ele geçirdiği" "Take Over Day" (Müzeyi Ele Geçirme Günü) etkinliğiydi.
İngiltere'de bu işin küresel öncüsü olan Kids in Museums organizasyonuyla çok kıymetli bir iş birliği yürüterek, bu uluslararası uygulamayı İzmir'de ilk kez gerçekleştiren kurum olduk.
Toplumda çocukların müzeleri sıkıcı bulduğuna dair yaygın bir yargı vardır. Biz bu ezberi tamamen bozmak istedik.
YAŞAYAN BİR YAŞAM ALANI
Toplam 6.000 metrekare kapalı alana sahip olan müze; kütüphanesi, konferans salonu, panelleri ve atölyeleriyle sadece bir sergi alanı değil, yaşayan bir kültür merkezi olarak tasarlanmış. Bugüne kadar ağırladığı ziyaretçi sayısını öğrenebilir miyiz? Yaşar Müzesi'nin, İzmir'in ve Ege Bölgesi'nin kültürel ekosistemini uzun vadede nasıl şekillendirmesini öngörüyorsunuz?
YAŞAR Müzesi olarak kapılarımızı açalı henüz çok kısa bir zaman geçmesine rağmen, karşılaştığımız yoğun ilgi bizleri hem çok sevindiriyor hem de geleceğe dair umutlarımızı büyütüyor. Çok kısa bir sürede ziyaretçi sayımız 10 bine yaklaştı. İzmirlilerin ve kentimizi ziyaret eden sanatseverlerin müzemizi bu denli hızlı sahiplenmesi, buranın ne kadar doğru bir ihtiyaçtan doğduğunun en somut kanıtıdır.
Bu sayısal başarının arkasında ise fiziki büyüklüğün ötesinde bir felsefe yatıyor. Evet, müzeler artık sadece sanat eserlerinin korunduğu ve sergilendiği statik mekânlar değildir; olmamalıdır da. Modern dünyada müzeler, âdeta toplumsal bir araya gelme, konuşma, buluşma ve en önemlisi "rastlaşma" alanları hâline geldi. Farklı hayatların, farklı kuşakların ve farklı düşüncelerin sanatın şemsiyesi altında birbiriyle rastlaştığı bu mekânların çok büyük bir toplumsal iyileştirme gücü olduğuna inanıyorum.
Çocuklarla yaptığımız yenilikçi projelerden, yetişkinler için kurguladığımız hiyerarşisiz diyalog zeminlerine kadar müzede kurduğumuz her temasta bu ana misyonu masanın üzerinde tutuyoruz. Yaşar Müzesi'nin, Alsancak Liman Ardı Bölgesi'nden başlayarak İzmir'in ve Ege'nin kültürel ve toplumsal dönüşümünde sessiz, derinden ama çok köklü ve sarsılmaz bir rol üstleneceğini öngörüyoruz. Biz geleceğe doğru yol alırken, sanatın birleştirici gücüyle toplumun geleceğini de daha aydınlık bir çizgiyle şekillendirmeye devam edeceğiz.
Türkiye’nin köklü şirket topluluklarından biri olarak, sanat ve müzecilik alanlarında gelecek dönemlere ilişkin düşünceleriniz, oluşturdu iseniz planlarınız hakkında bilgi almak isteriz.
BUGÜN hem bir sanayi topluluğu hem de bir kültür kurumu olarak geleceğe bakarken, sadece pazar dinamiklerini değil, insanlığın ve dünyanın içinden geçtiği o devasa kırılma dönemini okumak zorundayız. Küresel ölçekte âdeta devasa bir dalganın üzerinde, sörf tahtasında dengede kalmaya çalışan bir insanlık var. Kuşkusuz bu başdöndürücü değişim ve dönüşüm dalgası, sanatı da müzeciliği de derinden etkiliyor, dönüştürüyor.
İşte tam bu noktada, Yaşar Topluluğu olarak bizim sanat ve kültür alanında geleceğe dair en büyük vizyonumuz ve iddiamız şudur: Biz müzeciliği, sadece bu hızlı dünyaya ayak uydurma çabası olarak görmüyoruz; aksine biz müzeciliği, bu karmaşanın ve süratin tam ortasında insanlık için "yeni ve korunaklı bir evren" inşa etme işi olarak tanımlıyoruz.
Yeni dönemdeki sanat ve müzecilik stratejimizin iki temel sütunu olacak:
Birincisi, dünyadaki bu teknolojik ve sosyolojik dönüşümü en uç noktada, en yakından takip etmek ve çağın araçlarını felsefemize dahil etmek. İkincisi ve en hayati olanı ise, tüm bu küresel rüzgarlara karşı dururken kendi coğrafyamıza, Anadolu’nun ve Ege’nin o binlerce yıllık derin köklerine sarsılmaz bir biçimde tutunmak.
Çünkü inanıyoruz ki, geleceğin rüzgârlarına karşı savrulmamanın tek yolu, köklerinizin ne kadar derine indiğiyle ilgilidir. Biz bu topraklardan besleneceğiz, küresel dünyayı bu topraklardan okuyacağız ve inşa ettiğimiz bu yeni evrenle toplumumuza rehberlik etmeye devam edeceğiz.
Yaşar Topluluğu'nun gelecek planı; dijitalleşen dünyaya uyum sağlarken, sanatın o iyileştirici, düşündürücü ve zamansız insan evrenini her gün daha da büyüterek geleceğe miras bırakmaktır.
