İngiltere ve Türkiye’nin “kimliği belirsiz” saldırılar için seçilmeleri anlamlı. İki ülke de NATO üyesi. Füzelerin İran’dan ateşlendiğine ilişkin kanaat oluşsaydı, NATO’nun da İran’a karşı İsrail/ABD yanında çatışmaya girmesinin önü açılabilirdi. Bu ihtimal -şimdilik- devre dışı kalmış görünüyor.
28 Ocak’ta İsrail’in saldırısı ile başlayan, ABD’nin de devreye girmesi ile hızlanan İran savaşında bir haftanın sonunda çatışma daha da şiddetlenmeye doğru evriliyor.
Ancak ilk saldırının üzerinden geçen bir haftada, ABD-İsrail’in yanında herhangi bir ülke ya da silahlı grubun çatışmaya dahil olmaması önemli. Oysa ABD -İsrail ikilisi, cephenin yeni ülkeleri de kapsayacak şekilde genişlemesinin İran’a yönelik saldırılarının “meşruiyeti” artıracağını hesaplıyordu. Ancak geçen sürede, değil cepheye yeni eklemeler yapmak, ABD yönetimi Batı’daki müttefikleri nezdinde de giderek “meşruiyetini” kaybetmekte;
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in savaş karşıtı çıkışı, aralarında Türkiye’nin de olduğu pek çok ülkede büyük destek aldı. İtalya ve İngiltere, Trump yönetiminin beklentilerinin aksine, çatışmada aktif taraf olmayı seçmediler. İlk günlerde bölgeye bir uçak gemisi göndereceğini açıklayan Fransa bile, bunun “saldırı amaçlı” değil, müttefikleri koruma amaçlı olduğunu açıklamak durumunda kaldı.
ABD ve İsrail’in beklentilerinin aksine, İran’ın topraklarındaki Amerikan üslerini bombaladığı Körfez Arapları bile çatışmaya aktif olarak dahil olmadılar. Hatta Suudi Arabistan hafta sonunda sıcak çatışmayı bitirmek için devreye girmeyi bile teklif etti.
“Kimliği belirsiz” saldırılara dikkat!
ABD ve İsrail, İran’a saldırılar konusunda özellikle müttefikler nezdinde “meşruiyet arayışına” girmişken, Kıbrıs ve Türkiye’ye yönelik atılan iki füze çok dikkat çekti. Kıbrıs Adası’nın güney kesimindeki egemen İngiliz askeri üssü vuruldu, Türkiye’ye yönelik füze ise Akdeniz’deki Amerikan donanması tarafından düşmeden imha edildi.
İran, her iki füzeyi de kendisinin ateşlemediğini açıkladı. İngiltere Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada füzenin İran topraklarından ateşlenmediğini resmen doğruladı.
İngiltere ve Türkiye’nin “ kimliği belirsiz” bu saldırılar için seçilmeleri anlamlı. Her iki ülke de NATO üyesi. Eğer füzelerin İran’dan ateşlendiğine ilişkin kanaat oluşsaydı, NATO’nun da İran’a karşı İsrail/ABD yanında çatışmaya girmesinin önü açılabilirdi. Bu ihtimal -şimdilik- devre dışı kalmış görünüyor. Ancak yeni “kimliği belirsiz” saldırılarla yeni denemelerin olmayacağı garanti değil. Ankara’nın çok dikkatli olması gerek.
BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün “etkisizliği”
Benzer şekilde İran da müttefiklerinden beklediği yardımı alabilmiş değil; İran, Çin/Rusya’nın öncülüğünde kurulan ve bir savunma paktı olmaya doğru ilerleyen Şangay İşbirliği örgütü üyesi. Ancak çatışmanın başladığı andan itibaren İran, örgüt üyelerinin herhangi birinden kuru diplomatik kınama açıklamaları dışında bir yardım alamadı. Aksine, hem Şangay İşbirliği Örgütü’nde, hem de BRICS’de birlikte üye olduğu Hindistan, Amerikan saldırısı sonucunda batan İran askeri gemisinin yardım sinyallerine bile yanıt vermemeyi tercih etti.
Bu açıdan bakıldığında İran çatışması, Türkiye’de de uzun süredir yapılan, NATO yerine doğuda şekillenen yeni ekonomik ve güvenlik mimarisine dahil olma tartışmalarına, bu çerçevede BRICS ve Şangay’a üye olma tartışmalarına da büyük darbe vuracak gibi duruyor.
Molla rejiminde bölünme işaretleri
ABD ve İsrail’in şiddetli saldırılarının İran’daki mevcut rejimi geri dönülmez şekilde hırpaladığı açık. İran ilk bir haftada “dayanıyor” gibi dursa da, Tahran’dan “çatlak sesler” gelmeye başladı.
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın, çatışmaya taraf olmayan Körfez Arapları ve Türkiye’nin de dahil olduğu komşulardan özür dilemesi ve “komşu ülkeler bir daha vurulmayacak” açıklaması kritik önemdeydi.
Ancak Pezeşkiyan bu açıklaması nedeniyle Molla rejiminin “şahin” kesimi tarafından adeta linç edildi. Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki İran basını Pezeşkiyan’ın açıklamasını “hainliğe” varan şekilde damgalarken, Tahran’daki önemli siyasetçilerden de art arda eleştiri açıklamaları geldi.
Rejanews sitesinde yayınlanan “Mikrofonu Pezeşkiyan’dan alın” başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı’nın ”konuşturulmaması gerektiği” ifade edildi.
Hamaney’in ölümünün ardından Pezeşkiyan ile birlikte Geçici Liderlik Konseyi üyesi olan Yargı Erki Başkanı Mohseni Ejei de Cumhurbaşkanı’nın söylediklerinin tam tersini paylaştı. Ejei, “Bölgedeki bazı ülkelerin coğrafyası açık ve gizli bir şekilde düşmanın elindedir ve bu bölgeler ülkemize karşı saldırılarda kullanılmaktadır. Bu hedeflere yönelik yoğun saldırılar devam edecek. Bu strateji şu anda da uygulanmaktadır” dedi.
Tahran milletvekili Amir Hüseyin Sabeti, Pezeşkiyan’ı “akılsız” olarak nitelendirirken, bir başka vekil, Kamuran Gazenferi, Meclis açıldığında Cumhurbaşkanı hakkında gensoru vereceğini bildirdi.
Araplar, Trump ile imzalanan anlaşmaları “kadük” mü edecek?
Belli ki Molla rejiminin şahin kanadı, İran çökerken “düşman” gördüklerini de beraberinde götürmeye niyetli. Bu stratejide başarılı olabileceklerine ilişkin işaretler de yok değil;
Financial Times gazetesi, Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar’ın daha önce ABD ile imzaladıkları dev kontratlardan vazgeçme eğilimine girdiklerine ilişkin bir haber yayınladı. Haber, Washington’da Kasım ayındaki kritik ara seçimlere hazırlanan Trump yönetimi açısından “kabus senaryosu” niteliğinde. Trump, ikinci başkanlık döneminin ilk gezisini yaptığı Körfez’deki Arap ülkeleri ile imzaladığı anlaşmaların Amerikalılara sunduğu yeni iş imkanlarını “ekonomik zafer” söylemi haline getirmişti. Şimdi bu vaatlerin boşa düşmesi söz konusu.
Olası kayıplar çok büyük. Ekonomik veriler 2025 yılının dördüncü çeyreği itibarıyla Riyad yönetiminin ABD hisse senetlerindeki toplam varlığının 254 milyar riyal olduğunu gösteriyor. Körfez İşbirliği Konseyi genelinde bakıldığında, Arapların ABD ile olan finansal ilişkilerinin yoğunluğu daha da dikkat çekici; Varlık fonları, savunma anlaşmaları, altyapı projeleri ve ikili yatırım anlaşmaları üzerinden Körfez Arap ülkeleri ile ABD arasındaki finansal taahhütler 3 ila 4 trilyon dolar arasında hesaplanıyor. Körfez Araplarının ABD ile anlaşmaları “kadük” haline getirmeleri, doğrudan Trump’ın siyasi kariyerini etkilemeye aday. Üstelik Kasım’da Trump açısından “yaşamsal” önemde bir seçim de var.
“Kara gücü” kim olacak? Trump yönetimi kuyuya bir taş attı...
Resmi müttefiklerinden istediği desteği bulamayan Trump yönetimi, çareyi bölgedeki silahlı grupları öne sürmekte bulmuştu ki, bu da yürümedi. Başkan Trump’ın İran’da rejimi değiştirmek için bölgedeki Kürt grupları savaşa sürme eğilimi Türkiye’ye takıldı.
Trump’ın hem İran’daki, hem de Irak’taki Kürt liderleri aramasının ardından, hem Ankara hem de Tahran devreye girdi. Sonuçta özellikle Irak’taki Kürt gruplar kendilerini “neyin beklediğini” anlamış olacaklar ki, Trump’ın bizzat ettiği telefonlara rağmen savaşa katılmayacaklarını açıkladılar.
Nitekim Başkan Trump da sadece birkaç gün Kürtlerin savaşa dahil olmaları konusunda söylediği “bunu yapsalar ne kadar iyi olur” sözlerini geri almak zorunda kaldı. Trump dün yaptığı açıklamada, “bundan vazgeçtim. Kürtlerin savaşa girmesini istemiyorum” demek durumunda kaldı.
Ancak şu da bir gerçek; ABD/İsrail ikilisinin kara gücü olmadan İran’da rejimi değiştirmeleri ise, Tahran’dan gelmeye başlayan çatlak seslere rağmen, zor görünüyor. Trump’ın “potansiyel kara gücü” olarak görebileceği komşu ülkeler çok dikkatli olmalı...
Variller savaşı
Çatışmanın ilk haftasında İran’ın şahin kanadının stratejisinin hakim olduğu da açık; İran “asıl düşman” İsrail yerine, Körfez Arap ülkelerine odaklanarak, savaşı yayma, küresel enerji piyasaları üzerinden ABD yönetimini sıkıştırmanın peşinde. İran’ın saldırıları sonucunda;
- Suudi Arabistan’da Aramco rafinerisi vuruldu ve tedbiren kapatıldı.
- Irak’ta Kürt yönetimi petrol üretimini tedbiren durdurdu.
- Kuveyt’teki Ahmedi rafinerisi yıkıntı haline geldi.
- Chevron İsrail açıklarındaki Leviathan gaz sahasını kapattı.
- Katar’da Ras Laffen LNG sahasına İHA saldırısı oldu. Doha yönetimi “mücbir sebep” ilan ederek doğalgaz tedarik anlaşmalarını durdurduğunu açıkladı.
- Hürmüz Boğazı geçişi kapandı. Enerji fiyatları tırmanıyor.
İran savaşının ilk haftası; kazananlar, kaybedenler...
ABD-İsrail’in İran saldırılarının ilk haftasında açık bir “zafer” yok. Ancak ilk haftanın kazanan-kaybeden bilançosu- her an değişebileceğini unutmamak gerek elbette-, hem bölgenin geleceği, hem de savaşın gidişatı açısından önem taşıyor.
KAYBEDENLER:
- İran: Başta dini lider olmak üzere, komuta kademesinin çoğu öldürüldü. Ülke yerle bir oldu. İç savaş tehlikesi var.
- Körfez ülkeleri: İran’ın attığı füzeler hem ekonomilerini, hem de ABD’ye olan güveni vurdu.
- Avrupa: Bölünmüşlük iyiden iyiye görünür oldu. Petrol ve doğalgaz fiyatlarının artması ülke ekonomilerini vurdu.
- ABD Başkanı Trump: İran’da hızlı bir “zafer” kazanamaması Kasım’daki ara seçimler öncesinde Trump’ı iyice zorda bıraktı. O kadar ki, rahipleri Beyaz Saray’a toplayıp zafer için dua seansları bile düzenlemeye başladı.
- Çin: Hürmüz Boğazı’nın kapanması ile petrol akışı durdu. Bu, Çin açısından Venezuela’daki lider değişikliğinden sonra petrol arzı konusunda ikinci darbe.
KAZANANLAR:
- İsrail: En büyük düşmanını, İran’ı yerle bir etti. ABD’yi yanında savaşa sokmayı başardı. Hamaney’i ve pek çok komutanı tek hamlede safdışı bırakmayı başardı.
- Rusya: Petrol ve doğalgaz fiyatlarının artması Rusya’ya yaradı.
- Türkiye: Bölgesel önemi arttı. Trump’ın yapmak istediği Kürtleri İran’da kara gücü yapma hamlesi, büyük ölçüde Türkiye’nin itirazları nedeniyle gerçekleşmedi.
