Eksikleri tamamlamanın ve yanlışları düzeltmenin yolu, Musevi Haredi’leri gibi bütün insanlığı kölesiymiş gibi algılamak, Trump ve çevresindekilerinin Evangelist saplantılarının kör kuyularına dalmak ya da mezhepleri din haline getirerek inanç-odaklı ideolojik ayrımcılık selinde sürüklenmek değildir.
Yaşadığımız günlerde olup bitenler, insanoğlunun birikimlerinden ders almadan, öğretilmiş inançlar ve ilkel içgüdülerinin peşinde yıkıcı savaşlar çıkarabileceklerini bir kez daha kanıtlıyor.
Güven yerine güvensizlik, adalet yerine eşitsizlik, merhamet yerine acımasızlık, vicdan yerine çıkarcılık olağanlaştı; utanmayı unutturan güç sarhoşluğunun bataklarına sürükleniyoruz. Afrika atasözündeki “İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma” genellemesini doğrulama yarışına hep birlikte tanıklık ediyoruz.
Temel amacı unutmayalım
Veri, malumat, bilgi, anlama anlamlandırma süreci inanılması güç bir hızla ilerliyor. Erişilebilen her veri, malumat ve bilgi, sorgulama merakının izini sürenler tarafından aşılıyor. Gelişmelerin çekirdeğini oluşturan “sorgulama merakı” bilgilerimizi eskitiyor. Yapay genel zekânın insan beyninin bütün işlevlerini yerine getirme konusunda hızla ilerlemesi, insanlık yaşamını derinden etkilemesinin arka planında Turing gibi kurucu önderlerinin merkez düşünceleri var. Yine de, yapay genel zekâ insan beyninin kapasite çeperlerini zorlasa da değişen ihtiyaçları anlama ve önceliklerini belirleme konusunda organik beyni liderlik tahtından indireceğine kendimi ikna edemiyorum.
Temel amaç, “maddi ve kültürel zenginlik üreterek yaşamı kolaylaştırmadır.” Temel amaçtan sapma, var oluşu tehdit eden kapıları açabilir; gücünün sınırlarını bilmeyen, gücünü kullanma zamanını ayarlamayan ve gücünü kullandıktan sonra kendisine nasıl döneceğini hesaplamayanlar “yetmezliğin itişi, ihtirasın çekişinin” peşinde hepimizi büyük bir kıyım ve yıkıma sürükleyebilir.
Yaşam bir süreçtir; süreçler olaylar ve olguların basit bir akışı değildir; zaman içinde ilerleyen yapılardır. Her yapı gibi süreçler de birbiriyle ilintili bileşen ve bağlamların karışımından oluşan bir bütündür. Sorgulama merakı, akıl yürütme disiplini ve bilinmezle yüzleşme cesareti, bizi önemli bir gerçeklikle yüzleştirir: “Her bilginin bir üst bilgisi vardır.”
Bilgilerimiz sürekli aşılmaktadır; mükemmellik, yanılmazlık, tek doğruculuk, tek tip düşünce, kendini vazgeçilmez sanma gibi inançlara kapılmamız bizi temel amaçtan uzaklaştırır.
Merkez düşünce, “yaşam hakkında derin bir görüş, bir çeşit sezgi, derindeki gerçek ya da hayalî, esrarlı”1 bir olgudur. Merkez düşüncemiz yaşam boyu birikimlerimizden türetilir; bilinç düzeyimizin göstergesidir. Merkez düşünce ufkumuzu genişletir ya da daraltır; hayal ettiklerimizle ulaştığımız sonuçlar arasındaki deneysel mesafe makasını açar ya da kapatır, yaşamımızın ne denli anlamlı ya da anlamsız olduğunu kanıtlayan izler bırakır. Daha geniş pencereden bakarsak, merkez düşüncemiz, beklentilerimizi ölçeklendirir; buluş yeteneklerimizi farklılaştırır ve geliştirir, çabalarımızın yönünü, hızını ve bereketini belirler. Bir basamak yukarısında, merkez düşüncelerimizin oluşumunu kavramak için ailede, sokakta, okulda, üniversitede, katıldığımız orduda öğrenilen ve öğretilen gerçeklikleri bilmek gerekir. Bireyleri, toplulukları, toplumları ve insanlığın bütününü sarıp sarmalayan yaşamın öz gerçeklikleri ile öğretilen gerçeklilikler her zaman örtüşmez. Düşünce sistemleri, inanç sistemleri, eğitim sistemleri, bilim ve teknolojik sistemleri, ticaret sistemleri, siyasal, sosyal ve kültürel yapılanmalar, hukuk sisteminin işleyişi ve yönetim sistemlerinin etkileri de merkez düşünceyi etkiler; yaşamın öz gerçeğine yakınlaşır ya da uzaklaştırır.
İnanç sistemlerinin etkileri
İran ve ABD-İsrail arasındaki savaş ateşini yakan gücün ardındaki “inanç sistemini” biçimlendirdiği “merkez düşünceyi” anlamadan, mekanizmalarını kavramadan olup biteni değerlendiremeyiz. Gelişmeler karşısında kendimizi korumak için üreteceğimiz alternatif tepki biçimlerinin etkilerini artıramayız.
Hepimiz biliyoruz ki, “değer, sürekli yinelenen hareketin mükemmelliğinde gizlidir”. İnsanlık tarihinin biriken değerleri silinip atılmakta, ilke ve kurallar unutulmakta, kurumlar devre dışı bırakılmakta, akıl yürütme disiplinin yerine, “güçlü olan haklıdır” anlayışı egemen kılınmaktadır. Yüzleştiğimiz bu gidişatın arka planındaki besleyici inancı kavramak, alacağımız önlemlerin etki derecelerini de belirler. Merkez düşüncemize yatırım yapmazsak, sorgulama merakını diri tutamayan ve geliştirilemeyen toplumlar kervanına katılır; sorunlar karmaşası içinde yaşama enerjilerini boşa harcamış oluruz.
İsrail’de son yıllarda öne çıkan entelektüellerden biri olan Yuval Noah Harari’nin uyardığı gibi, aşırı basitleştirilmiş tarihsel anlatımlardan türetilen “yanlış ahlaki kesinlikler2 savaşın çıkarılmasına ve yayılmasına yol açan merkez düşüncenin arka planını oluşturuyor. Uygarlığın bu aşamasında “inançtan düşünceye geçeme” birçok toplumun gündemindeki yerini koruyor.
Derin düşüncenin önemi
Merkez düşünce, ülke yönetiminden, diplomatik ilişkilere ve üst düzey roman yazma sanatına… Gazete yayımından, film üretmeye... Yaşamın derinliğinde yer alan bağlantı, iletişim, rekabet ve işbirlikleri güçlerin odaklamasına yön veren zihinsel araçtır. Yirmi birinci yüzyıla tanıklık eden hepimiz biliyoruz ki, yirminci yüzyılın ilk yarasında çıkan iki büyük savaş insanlığa büyük acılar çektirdi. Acıların bir daha yaşanmaması için Bretton Woods’ta finans kurumları, liberal demokrasi, ve kapitalizmin birbirini güçlendirdiği yönündeki derin inanç3 özellikle Batı’da kurulan yeni dünya düzeninin özünü oluşturdu. Oluşan değerler eskimiş, kurumlar işlevsiz hale gelmiş olabilir. Eksikleri tamamlamanın ve yanlışları düzeltmenin yolu, Musevi Haredi’leri gibi bütün insanlığı kölesiymiş gibi algılamak, Trump ve çevresindeki Evangelist saplantılarının kör kuyularına dalmak ya da mezhepleri din haline getirerek inanç-odaklı ideolojik ayrımcılık selinde sürüklenmek değildir
Zihnimizde netleşmesi gereken, yaptığımız işlerin etkinliğini ve verimliliğini, akıl yürütme disipliniyle merkez düşüncenin katılımcı ve kapsayıcılığını artıran yol ve yöntemlerini içselleştirmektir. Merkez düşüncemiz, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı yönlendirdiği gibi, çabalarımızın etkinliği ve verimliliğini de belirler.
İnsanlığın yaşadığı büyük değişim ve dönüşüm kritik eşiğe ulaştı; büyük kırılmanın sancıları ve acılarını hep birlikte yaşıyoruz. Değişmelere uyum sağlamak istiyorsak, yaşamın öz gerçekliklerine uyan merkez düşüncelerimizi oluşturmalı, olgunlaştırmalı ve çoğaltmalıyız. İnançtan düşünceye geçememiş bir merkez düşüncenin her zaman ve her yerde bela ürettiğinin farkında olmalıyız.
1 Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, İletişim yayınları, 1.bs., İstanbul 2011
2 Yuval Noah Harari “ 2000 yıl önce bir krallığa sahip olmanız o toprağı sizin yapmaz” Oksijen, sayı:253
3 Nicolas Bequelin, “”Defansif demokrasi çağının tam ortasındayız” Oksijen, Sayı:267, 20-26 Şubat 2026