Uzmanlar, hizmet enflasyonunu “tehlikeli derecede yapışkan” kılan unsurların, geçmişe dayalı endeksleme alışkanlığı olduğunu, okul ücretlerinden kiralara kadar her şeyin geçen yılın enflasyonuna göre belirlenmesinin, fiyat artışlarını bir sonraki yıla devreden bir kısırdöngü yarattığını söylüyorlar.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Kuruluş Sözleşmesi'nin 4. maddesi; üye ülkelerin dış ticaret ve kur politikaları üzerindeki sorumluluklarını ve IMF'nin bu politikaları denetleme yetkisini düzenleyen temel hükümler içeren bir madde.
Bu madde kapsamında; üye ülkeler, ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve fiyat istikrarını sağlamak için belirli sorumlulukları kabul ederler.
Bunlara kısaca bakacak olursak,
Üye ülkeler;
Düzensizliğe yol açmayacak parasal ve mali politikalar izlemek (istikrarlı ekonomi politikaları),
Ödemeler dengesinde haksız avantaj sağlamak veya etkili bir ayarlamayı önlemek amacıyla döviz kurlarıyla oynamamak (manipülasyonundan kaçınmak),
Döviz kurları söz konusu olduğunda müdahaleci değil, temel ekonomik göstergelerle uyumlu bir yapı sergilemek (piyasa koşullarına saygı) yükümlülüklerini taşıyorlar.
IMF de bu bağlamda, her bir üye ülkenin bu yükümlülüklere uyup uymadığını denetlemekle görevli. Bu süreç dünya ekonomisinde “Madde 4 Görüşmeleri” olarak biliniyor. Bu amaç doğrultusunda IMF heyetleri her yıl üye ülkeleri ziyaret ederek hükümet yetkilileri, merkez bankası yöneticileri ve sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle görüşür ve ülkenin döviz kuru, maliye ve para politikaları ile yapısal reformları inceler.
Rapora göre ekonomi yönetimi genel olarak başarılı grafik çiziyor
Türkiye’ye yönelik olarak; IMF ekibi tarafında, 14 Kasım 2025 tarihinde sona eren Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle ekonomik gelişmeler ve politikalar hakkındaki görüşmelerin ardından, 6 Şubat 2026 tarihinde Yürütme Kurulu’nun değerlendirmesi için hazırlanan Personel Raporu 26 Ocak 2026 tarihinde tamamlandı ve geçtiğimiz hafta içerisinde de kamuoyu ile paylaşıldı.
Rapor aslında genel olarak ekonomi yönetiminin başarılı bir grafik çizdiğini vurguluyor. Raporun en çarpıcı tespiti, ekonominin maruz kaldığı onca şoka rağmen sergilediği “beklenmedik direnç.”
Rapor; Eylül 2024’te yüzde 49,4 seviyesinde olan enflasyonun, sıkı para politikası ve mali disiplin sayesinde Aralık 2025 itibarıyla yüzde 30,9’a gerilemesinin -yani yaklaşık 18 yüzdelik puanlık bir düşüşün- dezenflasyon programının başarısını tescillediğini söylüyor ve bu başarı öyküsünün arkasında, Türkiye'nin finansal mimarisini ve toplumsal dokusunu yeniden şekillendiren çok daha derin derslerin saklı olduğuna vurgu yapıyor.
Ekonomi teorisinin ‘yüksek faiz ve sıkılaşmanın’ büyümeyi durduracağını söylediğini, ancak Türkiye’nin bu teoriyi bir “paradoksa” dönüştürdüğünü belirterek, Türkiye ekonomisinin 2025 yılında yüzde 4,1 ve 2026 yılında ise benzer şekilde güçlü oranlarda büyüdüğünü ifade ediyor (IMF 2026 yılı büyüme tahmini yüzde 4,2). Buna karşılık “faizler bu kadar yüksekken bu harcama iştahı nereden geliyor?” diye de sormaktan geri kalmıyor.
Hanehalkı, TL varlık yatırımını düşürüp altına yönelmiş durumda
Bu sorunun cevabı aslında bizim bilmediğimiz bir cevap değil. Merkez Bankası’nda son enflasyon raporu toplantısında benzer şeyleri söyledi. Hanehalkı yüksek enflasyon beklentisiyle TL cinsi varlıklara yatırımını düşürüp, birikimlerini büyük ağırlıkla altına kaydırmış durumda. Yine Merkez Bankası tarafından 24 Şubat 2026 tarihinde yayınlanan ‘Hanehalkı Beklenti Anketi’nde yatırım tercihlerinde, altın yatırımı açık ara (Şubat yüzde 55,5) en önde. Ev, dükkân tercihi ise yine yüksek bir oranla ikinci sırada (Şubat yüzde 30,0). Vadeli mevduata yatırım tercihi ise çok düşük (Şubat yüzde 3,1).
IMF uzmanlarının da belirttiği gibi, küresel altın fiyatlarındaki tarihi artış, Türk halkının elindeki altın stokunun değerini katlayarak devasa bir “servet etkisi” yaratmış durumda. Bu durumu, yüksek faizlerin yarattığı baskıyı dengeleyen gizli bir harcama gücünün devreye girmesi olarak yorumluyorlar.
Hizmet enflasyonunun (kira, eğitim, sağlık) yapışkanlığı raporda üzerinde durulan husus. Hizmet enflasyonunun toplam enflasyon içindeki payının yüzde 30’dan yüzde 55’e yükseldiğini belirtip, bu durumun en tehlikeli yanını ise “atalet” olarak görmüşler. Hizmet enflasyonunu “tehlikeli derecede yapışkan” kılan unsurların, geçmişe dayalı endeksleme alışkanlığı olduğunu, okul ücretlerinden kiralara kadar her şeyin geçen yılın enflasyonuna göre belirlenmesinin, fiyat artışlarını bir sonraki yıla devreden bir kısırdöngü yarattığını söylüyorlar.
Uzun bir zaman yüksek enflasyonla yaşamaya terkedilmiş, alınan ekonomik kararlarla savaştaki Ukrayna’dan bile enflasyonu hızlı yükseltmiş bir ülkede bu davranışın normal olduğunu söylemeye gerek yok elbette. Bir de buna geçmişte enflasyonla mücadele ediyormuş gibi yapılan eylemleri de kattığımızda, Türk halkının enflasyona karşı aldığı tutumu yabancıların anlamasını beklemek de çok mümkün değil.
Raporun en şaşırtıcı “savunma” verisi yenilenebilir enerjiden gelmiş gözüküyor. Türkiye’nin rüzgâr ve güneş enerjisi yatırımlarının, sadece çevreci bir adım değil, aynı zamanda cari açığa karşı güçlü bir “makroekonomik zırh” işlevi gördüğünü söylüyorlar. Bence bu önemli bir tespit.
Yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payı yüzde 22’ye ulaşarak ekonominin küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı hassasiyetini azalttığını, daha da önemlisi, Türkiye'nin hedefinin sadece mevcut durumu korumak değil, 2024-2035 yılları arasında rüzgâr ve güneş kapasitesinin dört katına çıkarılmasının planladığını, bu yapısal dönüşümün, cari açığın enerji ithalatı kaynaklı kırılganlığını kalıcı olarak azaltacağını belirtmişler.
Bir de raporun çokça tartışılan 29. maddesi var.
“Politika faizi, 2024 nihai oranına yaklaşmalı” önerisi
Buna göre IMF; ardışık enflasyonun TCMB'nin hedefine yakınsayana kadar politika faizinin, mevcut seviyelerin üzerinde tutulması gerektiği görüşünde. Reel faiz oranları ve kredi büyüme tavanları yükselmesine rağmen, kredilerin reel olarak büyüdüğünü ve 2025'te hızlandığını vurguluyor. Öte yandan güçlü kredi büyümesi, para politikasının ardışık enflasyonu TCMB’nin hedefleriyle tutarlı seviyelere getirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını gösterdiğini, daha yüksek bir reel politika faiz oranı seyrinin, daha hızlı dezenflasyonu destekleyeceğini ve bu hedeflere ulaşma olasılığını artıracağını belirterek bir de faiz oranı önerisi yapıyor.
Bunun başarılabilmesi için de politika faizinin 2024 nihai oranına (yaklaşık yüzde 48) yaklaştırarak ve ardışık enflasyon hedeflerle uyumlu hale gelene kadar reel faizi yüksek tutarak olacağını söylüyor.
Tam da 12 Mart PPK öncesi gelen bu uyarıya TCMB nasıl cevap verecek? Birlikte göreceğiz.
