Tabakta umut, sofrada yarın
Bazı yolculuklar vardır; sadece bir coğrafi koordinattan ötekine gitmezsiniz. Bir yaradan, derin bir toplumsal belleğin içinden ve “birlikte iyileşme” ihtimalinden geçersiniz. Hatay’a yaptığım son yolculuk da onlardan biriydi. Uçak biletinin üzerinde bir varış noktası yazıyordu belki ama asıl varılan yer, o kadim kentin taşında, toprağında ve insanının gözünde saklı olan “yeniden ayağa kalkma” azmiydi.
Şehir, yaşadığı büyük yıkıma rağmen, binlerce yıllık alışkanlığıyla misafirlerini yine kucakladı. Filizlenen o hayat enerjisini görmek, insanı hem hüzünlendiriyor hem de umutlandırıyor.
İşte bu atmosferde, HoReCa sektöründe yıllardır sofralara estetik taşıyan Bonna, bu kez sorumluluğu öne alan kıymetli bir projeyle Hatay’daydı. Fırsat eşitliğine inanan eğitimci kurucularının vizyonları doğrultusunda eğitime katkı sağlayan projeler oluşturmayı ya da bu projelerde yer almayı görev bilen firmanın, “Yarına da Kalsın” adlı sosyal sorumluluk çatı projesi kapsamındaki yeni etkinliği için “Bonna Geleceğin Şeflerinin Yanında” sloganıyla yola çıkılmıştı. Okullara ekipman desteği sağlayarak geleceğin şeflerinin yetişmesine katkı sunmak hedefleniyordu.
Hatay’ın seçilmesi ise sembolik bir tercih değil; bilinçli bir duruştu. Çünkü Hatay, mutfağı kadar hafızasıyla da güçlü bir şehirdi. Bu proje, Bonna’nın sürdürülebilirliği yalnızca üretim süreçleriyle sınırlı görmediğini; bilgiyi, deneyimi ve umudu da yarına bırakılması gereken değerler olarak ele aldığını gösteriyordu. Tam da bu yüzden mesele bir “etkinlik”ten ibaret değildi; bir yol arkadaşlığı teklifiydi.
Antakya’da, Şehit Serkan Talan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin konferans salonunda öğrenciler, öğretmenler, Bonna yetkilileri, şefler ve gazeteciler olarak bir araya geldiğimizde konuşulanlar yalnızca mutfakla sınırlı değildi. İklimden toprağa, üretimden tüketime uzanan daha geniş bir çerçeve çiziliyordu. Bugün küresel ölçekte yaşanan iklim krizinin, artık geleceğe ertelenemeyecek kadar yakınımızda olduğu hatırlatılıyordu. Ortalama sıcaklık artışlarının kritik eşiklere yaklaştığı bir dünyada, sürdürülebilirliğin bir “iyi niyet” değil, yaşamsal bir zorunluluk olduğu açıkça ortadaydı.
Bu haberin devamı ve köşemizdeki diğer yazıların ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Toprağın genetiğine, kültürel ve tarımsal değerlerine sahip çıkıyorlar
Geleceğin şeflerinin vizyonuna ve mutfaktaki heyecanlarına tanık olduktan sonra, rotamızı lezzetin başladığı asıl yere; toprağa ve o toprağa aşkla bağlı insanların hikâyesine çeviriyoruz. Bazı mekânlar vardır; kapısından içeri girdiğiniz anda size neyle karşılaşacağınızı değil, ne "hissedeceğinizi" fısıldarlar. Teofarm Hasat (Hatay Tarım Sanat Tasarım) onlardan biri... Dışarıda Antakya yağmuru bardaktan boşanırcasına yağıyor, gökyüzü gri bir yorgan gibi şehrin yaralı siluetini çoktan örtmüş. Oysa eşikten içeri adım attığınız an, o dışarıdaki kaos, yerini dingin bir sessizliğe ve huzurlu, yavaş bir ritme bırakıyor.
Önce kütüphane ve etkinlik mekânı olarak titizlikle düzenlenmiş binayı geziyoruz. Raflarda özenle seçilmiş kitaplar, duvarlarda tarımın, tasarımın ve üretimin izleri… Burası duvarlarına hafıza sinmiş bir kültür durağı. Daha ilk adımda anlıyorsunuz: Burası o büyük felaketten sonra yüzlerce etkinliğin yapıldığı bir düşünce alanı, bir sığınak.
Hasat’ın her köşesinde, yüzyıllardır aynı topraklarda tarımla uğraşan bir ailenin derin belleği hissediliyor. Herkesin toprağını satıp, betona yenildiği ya da başka şehirlere göç ettiği o zor dönemlerde; "Hayır, biz buradayız ve köklerimize tutunacağız" diyen soylu bir inat bu.
Kaybolmaya yüz tutmuş atalık tohumlara yeniden hayat verme, geleneksel lezzetleri sadece koruma değil geliştirme fikriyle yola çıkan bu hikâye, aslında bir "yeniden doğuş modeli" kurma iddiası taşıyor. Sıradan üretim biçimlerine vizyonu, eğitimi ve bilimi ekleyen; tarımı yalnızca karın doyuran bir iş kolu değil, toplumsal fayda üreten bir "sorumluluk" olarak gören bir yaklaşım bu.
Bir şehrin ayağa kalkma hâli: Hatay’da kadın emeğiyle kurulan “Hayat”
Toprağa sahip çıkan kıymetli çabalar umudumuzu yeşertti; Hatay’ın bir büyük gücü de bir araya gelerek üreten ve dayanışmayı bir “hayat” biçimine dönüştüren kadınların o devasa emeğinde saklı.
Hatay’da kadın kooperatiflerinin bir araya gelerek hazırladıkları ürünlerin dağıtımını yaptıkları lojistik merkez olan Belen’deki spor salonunun kapısından içeri girdiğinizde, ilk hissettiğiniz şey; inat, kararlılık ve sessiz bir güç… Asrın afeti olarak anılan büyük depremin ardından bu şehirde hayat, en çok kadınların ellerinde yeniden şekilleniyor. Hamur yoğuran, reçel kaynatan, sabun kesen, dokuyan, paketleyen ellerde yalnızca üretim yok; bir kentin geleceğine tutunma iradesi var.
“Bonna Yarına da Kalsın Diye Geleceğin Şeflerinin Yanında” mottosuyla oluşturulan proje için Hatay’a gider gitmez ayağımızın tozuyla geldik Belen’e… Gerçekleştirilen bu büyük dayanışma ve yeniden ayağa kalkma hikâyesinin çatısını, Hatay Valiliği öncülüğünde hayata geçirilen HayatHatay projesi oluşturuyor. HayatHatay, yalnızca bir sosyal sorumluluk girişimi değil; kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendiren, onları işgücüne katan ve Hatay’ın iyileşme sürecini kırsaldan başlatmayı hedefleyen kapsamlı bir kalkınma modeli.
Bir otelden fazlası: Antakya’da zamanın üzerinde yükselen bir hafıza
Yoğun bir günün, şahit olduğumuz onca emeğin ve hayat mücadelesinin ardından, başımızı yastığa koyacağımız yer de sıradan bir mekân olamazdı. Hatay’ın hem binlerce yıllık geçmişini hem de sarsılmaz direncini simgeleyen o durak, bize çok şey fısıldıyordu.
"Bonna Yarına da Kalsın Diye Geleceğin Şeflerinin Yanında" etkinliği için Hatay’a yaptığımız yolculukta konakladığımız yer, sıradan bir otel değildi. Daha ilk adımda anlıyordunuz bunu. The Museum Hotel Antakya, konfor vaat eden bir mekân olduğu kadar zamanla kurulmuş bir diyalog gibiydi. Odalarından koridorlarına, cam zeminlerinden sessiz müze alanlarına kadar her ayrıntı, “burada acele edilmez” diyen bir dil kuruyordu.
Bu hikâye, Asfuroğlu Ailesi’nin Antakya’ya yeni bir otel kazandırma fikriyle başlamıştı. 1990’lardan itibaren demir deposu olarak kullanılan, kent merkezindeki bir arazide modern bir beş yıldızlı otel inşa edilecekti. 2009’da başlayan proje, başlangıçta yalnızca nitelikli bir konaklama alanı yaratmayı hedefliyordu. Ta ki ön sondaj çalışmaları yapılana kadar…