Okul yolculuklarım
Genç yaşta evlenenlerin kullandığı bir terim vardır: Biz, birlikte büyüdük. Ben de aynı şeyi İstanbul şehri için söyleyebilirim. İstanbul ile birlikte büyüdüm. Bu büyümeyi somut olarak gözlemlediğim boyut da okul ve iş arasındaki yolculuklarım oldu. İstanbul’da oturduğum ilk ev Fatih’te idi. Okuduğum lise ise Aksaray’da. Okula yayan gidip gelirdim. O nedenle büyümeyi pek fark edemedim. Sonra Bakırköy’e taşındık. Okula otobüsle gidip gelmeye başladım. Ataköy-Taksim otobüsünü kullanırdım. Evimize en yakın durak Rahmi Duman Kliniği durağı idi. Sabahları otobüs kalabalık olurdu, ama bizim durakta durur, ben de binebilirdim. Ancak inşaatlar arttıkça nüfus da arttı ve üniversiteye başladığımda artık sabahları bizim duraktan otobüse binmek sorun olmaya başladı. Durması için el salladığım otobüs durmaz oldu. Durmadan geçen otobüste oturanları gezi otobüslerindeki turistler gibi görürdüm. Durakta kalan bizlere sanki başka bir ülkenin insanları gibi bakıyorlar diye düşünürdüm. Durmayan otobüs şoförüne de önce kızardım. Ama arka kapıdan ucu çıkmış paltoyu görünce otobüse girebilecek son yolcunun benden önceki bir duraktan alınmış olduğunu anlardım. O zaman trene binmek üzere İstasyon’a yürürdüm.
Tren seçeneği güzeldi, ancak Sirkeci’de bir otobüse binmek zorunda idim. Halbuki okula tek araçla gitmek ve oturarak gitmek istiyordum. Bu durumda tek seçenek ilk durağa yürümekti. Ne demişler “Dağ abdala gelmezse, abdal dağa gider”. Ben de kestirmeden yürür, Ataköy ikinci kısımdaki otobüsün ilk durağına giderdim. O zamanlar çevrede ağaçlar vardı. Ataköy ise planlı bir yerleşik düzendi. Bahçeler düzgündü. Baharda sabahın kokusu içinde yürümek zevkli idi. Otobüs sırasının en başında olmak da büyük zevkti. Büssing marka İETT otobüslerinde sürücü koltuğunun yanındaki ikili koltuğa otururdum. Otobüslere biniş arka kapıdandı. İniş kapısı ise ortada idi. Bu nedenle otobüs ne kadar kalabalık olursa olsun öndeki koltuğun yanında dikilen kimse pek olmazdı. Bütün romanlarımı bu koltukta okumuşumdur. Sabah otobüsünün yolcularının çoğu öğrenciydi. Bir de öğretmen Fransız kadın vardı. O da örgü örerdi. Bütün akrabalarına kazak ve hırka örmüştür. Eğer ördüklerini satsa her halde markası “Commute” olurdu.
Otobüs dostlukları
Okulun son yılında Bakırköy Meydanı’ndan 7:40’ta kalkan özel bir Taksim otobüsü kondu. Otobüs durağa 7:30’da gelir ve dolardı. Yollarda da fazla durmazdı. O otobüs ise tam bir servis taşıtı niteliğinde idi. Bir süre sonra bu otobüsün yolcuları standart hale geldi. Öğrenciler ve işyerleri Taksim’de olanlar. Önce bir sıra sorunumuz olmuştu. Otobüs geldiğinde yangından mal kaçırır gibi otobüse saldıranlar olurdu. Bizim okula giden arkadaşlar yardımı ile sıra düzenini kurmuştuk. Bir süre sonra her şey yerli yerine oturdu, dostluklar oluştu. Otobüste laflar duyardık. “Ne oldu, dün yoktunuz?”. Tanışıp evlenenler oldu. Bize otobüste davetiye dağıtmışlardı. İstanbul’da trafik o kadar kötü değildi.Şehre ihanetler gökdelen boyuna çıkmamıştı. Taksim’e 8:30’dan önce varırdık. Arkadaş grubumuzla İstiklal caddesindeki bir meşhur muhallebicide tavuk suyu çorbamızı içer ve tatlımızı yerdik. Öğrenciler ve bankada çalışan memurlar. Henüz Türkiye kıskanılacak durumda değildi. Öğrenci harçlığı ve de memur maaşı bu dediklerimi haftada birkaç kez tekrarlamaya yeter seviyede idi.
Çalışırken işe gidiş-gelişlerim
Üniversitede asistan olarak çalışırken gidiş geliş saatlerim daha esnek olmuştu. Esnek derken daha geç saatlere kadar okulda çalışırdım. Daha çok Halkalı-Sirkeci hattı trenini tercih ederdim. Gece dönüşte tren tenha olurdu, çalışırdım. Ya sınav okurdum, ya da matbaadan aldığım
Hocamın kitabının prova baskısını düzeltirdim.
Amerika’da öğrencilik yıllarımda uzun süre Northwestern Üniversitesi’nin yerleşkesinin bulunduğu Evanston’da oturdum. Okula yayan gidip gelirdim. Trafik derdim yoktu. Tek derdim, kışın Michigan Gölü’nden esen rüzgarın dondurucu soğuğu idi. Çalışmaya başlayınca da evimi Chicago’da çalıştığım üniversiteye yakın tutmuştum. Evim, ders zili çalsa duyulacak uzaklıkta idi.
Türkiye’ye döndüğümde ilk iş yerim Fındıklı’da idi. Bir süre Bakırköy’de oturdum. Gidiş gelişlerimde Yine Halkalı-Sirkeci tren hattı işime yaradı. Evlenince Beşiktaş Ihlamur’da oturmuştum. Holding’in çalışan servisini kullanırdım. Mesafe kısa, yolculuk rahattı.
Yönetici olunca çalıştığım kurumların bana verdiği arabalarla ile işe gidip gelmeye başladım. İstanbul trafiğinin değişik açıdan, sürücü olarak stresini yaşamaya başladım. Ayrıca çalışanların işe geliş gidişleri de benim sorumluluklarımın arasına girdi. O zaman bazı insanların ne kadar doyumsuz olduğuna tanık oldum; komiklikler yaşadım. Örneğin, servis hattında ufak bir değişiklik yapmışız. Şikayet etmeye gelmişti bir tip. “Uğur Bey, neden değişti servisin yolu? Eskiden servisi yolun ucundan görünce paltomu giyer, aşağı inerdim. Şimdi böyle bir şey yok. Bir sokak aşağı iniyorum”. Veya bir gün öncesine kadar toplu taşıma ile işe gidip gelen birisine yeni görevi gereği şirket arabası tahsis edilmiş. “Ben kırmızı bir araba ile mahalleye giremem. Beni itfaiyeci sanırlar” diyene de rastladım.
Bir yorum
Yukarda benim okul ve işyeri yolculuklarımdan anılar paylaştım. Evet, zaman zaman zorluklar da yaşadım ama ben bu yolculuklardan hep hoşlandım, keyfini çıkardım. Belki trafik o zamanlar bugünkü kadar kötü değildi ve de ben gençtim. Ama bugün de olsa hoşlanırdım diye düşünüyorum. Daha fazla hoşlanmam için işe bisikletle gidebileceğim bir şehirde yaşamak isterdim.
İşe gidiş-gelişler turistik bir gezi değildir. Her şeyden önce bir zaman kaybıdır. Trafikte geçen zaman 2025 yılı istatistiklerine göre bütün dünyada ortalama 78 dakika imiş. Zaman yanında parasal maliyeti de vardır. Yolculuklar yorucu, streslidir. Uzun süre oturmak sağlık riskleri taşır. Ama bu yolculukların olumlu yönleri de vardır. Ev ortamından iş ortamına gitmeden size havaya girme fırsatı verir. İşyerinin vakumuna girmeden önce dış dünyaya doyasıya bakma şansınız olur. Dönüşte de iş ortamının ateşini soğutursunuz. Yolculuk sırasında toplu taşıma kullanıyorsanız çeşit çeşit insan arasında her gün yeni bir oyun seyredersiniz. Ya da bu boş zamanı değerlendirebilirsiniz. Sözünü ettiğim Fransız öğretmen gibi örgü örebilirsiniz, kitap okuyabilir, yabancı dil de çalışabilirsiniz. Bütün olay, yaşama bakış tarzınızda gizlidir.
COVID-19 salgını sırasında evden çalışma modeli yaygınlaştı. Ancak bir süre sonra çoğu kişi işyerini özledi. Ne demişler: gülü seven, dikenine katlanır. Bu yolculuklar da işsiz olmamanın dikeni. Dikene olumlu yönünden bakmayı öğrenmek gerek.