Bir süredir İran savaşı nedeniyle yükselen enerji fiyatlarının enflasyonu nasıl körükleyip büyümeyi aşağı çekeceğini tartışıyoruz. Ancak krizin yalnızca enerji boyutuna odaklanmak, resmin önemli bir başka kısmını gözden kaçırmamıza neden oluyor. Meselenin gıda gibi hayati bir boyutu da var.
Bu hafta Reuters’te Antony Currie imzalı dikkat çekici bir analiz yayımlandı. “İran savaşı gıda güvenliğini zincirleme risklere açık hale getiriyor” başlıklı yazıda, savaşın küresel gıda sistemi üzerinde domino etkisi yaratabileceği vurgulanıyordu. Analize göre, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve bunun Hürmüz Boğazı’nda yol açtığı aksaklıklar, küresel gıda güvenliği üzerinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bile daha büyük etkiler doğurabilir.
Abartılı bir endişe mi? Kesinlikle değil.
Atılan füzeler gübreyi vurdu
Her kriz gibi bu süreç de bazı gerçekleri yeniden hatırlattı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ticaretteki kritik rolünü, Körfez ülkelerinin enerji üretimindeki ağırlığını ve daha da önemlisi tarımın temel girdilerinden gübrenin stratejik önemini yeniden fark ettik. Gübre üretiminde kritik öneme sahip üre, amonyak ve doğalgaz gibi hammaddelerin yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan taşınıyor. Savaşın bu hattı aksatması, arzı daraltırken fiyatları da hızla yukarı itiyor.
Ortadoğu ve Körfez bölgesi; kükürt, amonyak ve sıvılaştırılmış doğalgaz gibi gübre üretiminin vazgeçilmez girdilerinin başlıca tedarikçisi. Bu nedenle bölgedeki bir kriz, yerel kalmıyor; küresel ölçekte etkiler yaratıyor. Özellikle Hindistan ve Avustralya gibi gübre ve enerji ithalatında bu bölgeye bağımlı ülkeler daha fazla risk altında.
Sektör temsilcilerine göre üre fiyatları savaşla birlikte son dönemde ciddi artış gösterdi, ancak hala geçmiş zirvelerin altında. Buna rağmen asıl sorun fiyatlardan çok arzda yaşanabilecek geniş çaplı kesintiler. Reuters analizinde de bu durumun pirinç ve buğday gibi temel gıda ürünlerinde zincirleme riskler yaratabileceğine dikkat çekiliyor.
Kriz uzarsa sıkıntı belirginleşir
Kısa vadede etkiler sınırlı kalabilir. Ancak kriz uzarsa ülkelerin gıda ihracatına kısıtlama getirmesi olası. Bu da küresel arzı daha da daraltır.
Zincirleme etki tam da burada başlıyor. Artan maliyetler karşısında çiftçiler daha az gübre kullanmak zorunda kalabilir. Bu durum verimi düşürür, üretimi azaltır. Bazı üreticiler ise daha az gübre gerektiren ürünlere yönelerek ürün desenini değiştirebilir. Nitekim belli dönemlerde Anadolu’nun belli bölgelerinde bunların örneklerini geçmişte görmüştük.
Oysa gübre, vazgeçilebilecek bir girdi değil. Reuters, gübre kullanımının kesilmesinin sonuçlarını Sri Lanka’nın 2021’deki deneyimi üzerinden hatırlatıyor. Ülkede alınan gübre yasağı kararı tarımsal üretimi ciddi biçimde düşürmüş ve ekonomik krizi tetiklemişti.
Kısacası kritik bir eşikteyiz. Krizin uzaması halinde gübre ve enerjiye erişim daha da zorlaşabilir. Bu da gıda fiyatlarını yükseltir ve en çok düşük gelirli kesimleri etkiler. Küresel ölçekte gıda güvensizliği artar. Üstelik buna iklim değişikliği, üretim kesintileri ve şirketlerin faaliyetlerini durdurması gibi riskler de eklendiğinde tablo daha da kırılgan hale geliyor.
Türkiye ne yapmalı?
Gübrede yüzde 90’ın üzerinde dışa bağımlı olan Türkiye açısından bakıldığında ise enerji fiyatları üzerinden gelen enflasyon ve büyüme baskısına bir de gıda şoku eklenebilir. Tüketici fiyat sepetinde gıdanın payı yüzde 24,44 gibi oldukça yüksek bir düzeyde. Şubat ayında gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 36,4 olarak gerçekleşti. TÜİK’in tarımsal girdi fiyat endeksi de ocakta yıllık bazda yaklaşık yüzde 31 arttı. Alt kalemlerde ise gübre ve toprak geliştiricilerdeki artış yüzde 38’e ulaştı.
Dolayısıyla son gelişmeler, zaten sorunlu olan bu kalemlerdeki baskıyı artırabilir ve dezenflasyon sürecine ciddi bir darbe vurabilir.
Kısa vadede hemen devreye girecek bir çözüm yaratmak kolay değil. Türkiye’de tarımın sorunlarını en yakından takip eden ve en iyi aktaran yazarlardan biri olan Ali Ekber Yıldırım’ın önceki günkü yazısında önerdiği gibi “Türkiye, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği için gübre ve mazota mutlaka ek destek sağlayarak aslında sadece çiftçiyi değil tüketiciyi de artan gıda fiyatlarından koruyabilir. Mazottan alınan vergilerde indirim yapılabilir.”
Çare teknolojide mi?
Ama uzun vadede çözümün yolu ise galiba teknolojiden geçiyor. Mesela yapay zekâ destekli sulama sistemleri, robotlar, dronlar ve görüntü işleme teknolojileri sayesinde tarım artık sezgilerle değil, verilerle yönetilebiliyor. Bu yollarla gübre ve pestisit kullanımının bazı tarımsal işletmelerde yüzde 70’e kadar azaltıldığını ve böylece hem çevresel sürdürülebilirlik hem de maliyet avantajı sağlanabildiğini duyuyoruz.
Bu tür teknolojik iyileşmenin hemen bugünden yarına yaygınlaştırılmasını beklemek aşırı iyimserlik olur. Ancak bu kriz bize ithal girdi bağımlılığının her alanda ne kadar riskli olduğunu bir defa daha hatırlatıyor. Dolayısıyla istikamet bellidir...