Merkez Bankası’nın temel oyun planının, iç talebi baskılayarak dezenflasyonu sağlamak olduğu görülüyor. Ancak birçok ekonomist, seçim sürecine yaklaşılırken bu stratejinin ne kadar sürdürülebilir olduğu konusunda soru işaretleri taşıyor.
Geçen hafta Merkez Bankası’nın Enflasyon Raporu’nda dikkat çekici bir çıktı açığı grafiği yer alıyordu. Grafik, Merkez Bankası’nın ekonomiye ilişkin “çıktı açığı” tahminlerini ortaya koyuyordu. Bu grafiği okuyanlar, kısa vadede büyümeden çok enflasyonla mücadelenin önceliklendirileceği ve para politikasındaki sıkı duruşun uzun süre korunacağı sonucunu çıkardı.
Aslında bu yazıyı kaleme alma nedenim de Enflasyon Raporu’nun ardından bazı ekonomistlerin yaptığı yorumlar oldu. Özellikle çıktı açığındaki derinleşmenin, ekonomide kontrollü bir yavaşlamanın ötesine geçip geçmediği; yani Türkiye’nin dezenflasyon uğruna gereğinden fazla sert bir soğuma sürecine girip girmediği sorusu son günlerde daha yüksek sesle tartışılıyor.
Çıktı açığı nedir, neden önemlidir?
Ekonomistlerin yakından takip ettiği çıktı açığı, bir ekonominin mevcut üretim düzeyi ile enflasyon yaratmadan sürdürülebilecek “potansiyel üretim” seviyesi arasındaki farkı ifade eder.
Ekonomi kapasitesinin üzerinde çalışıyorsa çıktı açığı pozitiftir. Bu durumda talep güçlüdür, üretim kapasitesi zorlanır ve enflasyon baskısı artabilir.
Buna karşılık ekonomi potansiyelinin altında kalıyorsa çıktı açığı negatife döner. Talep zayıflar, işsizlik artabilir ve enflasyon üzerindeki baskı azalır. Bu nedenle merkez bankaları çıktı açığını, ekonominin ne kadar “ısındığını” ya da “soğuduğunu” anlamak ve faiz politikalarını şekillendirmek açısından kritik bir gösterge olarak izler.
TCMB grafiği neyi anlatıyor?
TCMB’nin grafiği de bu açıdan önemli mesajlar içeriyor.
Grafiğe göre 2025 boyunca ekonomik aktivitede belirgin bir yavaşlama yaşanıyor. Çıktı açığı sıfırın altına iniyor; yani iç talep soğuyor.
Ancak yeni raporda Merkez Bankası artık daha da zayıf bir ekonomik görünüm öngörüyor. Önceki tahminlere kıyasla daha derin ve daha uzun sürecek bir negatif çıktı açığı hesaplanıyor. Özellikle 2026 ortalarında ekonomik aktivitenin potansiyelin belirgin şekilde altında kalacağı varsayılmış. Bu da büyümede yavaşlama, tüketimde zayıflama ve şirket karlılıklarında baskı anlamına geliyor.
2027 ve 2028 yıllarında ise çıktı açığı yeniden yukarı yöneliyor ancak toparlanmanın oldukça sınırlı bir hızda gerçekleşeceği anlaşılıyor. Grafik uzun süre negatif bölgede kalıyor. Başka bir ifadeyle ekonomi toparlanacak ama hızlı bir ivmelenme yaşanmayacak. TCMB’nin verdiği mesaj açık: “Ekonomi bir süre daha kontrollü şekilde soğuk kalacak.”
Merkez Bankası'nın oyun planı
Buradan Merkez Bankası’nın temel oyun planının, iç talebi baskılayarak dezenflasyonu sağlamak olduğu görülüyor. Ancak birçok ekonomist, seçim sürecine yaklaşılırken bu stratejinin ne kadar sürdürülebilir olduğu konusunda soru işaretleri taşıyor.
Çünkü bugünkü tabloda tartışma artık ekonominin “aşırı ısınması” değil, gereğinden fazla soğutulup soğutulmadığı noktasına kayıyor. Sanayideki zayıflama, şirket bilançolarında artan baskı, konkordato başvurularındaki yükseliş ve krediye erişim sorunları düşünüldüğünde, bazı kesimler açısından öncelikli sorun artık enflasyondan çok büyüme tarafında hissedilmeye başladı.
Bu nedenle tüketim, kredi büyümesi ve iç talepte kontrollü yavaşlama hedefi zamanla siyasi ve toplumsal dirençle karşılaşabilir.
Çıktı açığı tek başına yeterli mi?
Kaldı ki meseleyi yalnızca çıktı açığı üzerinden okumak da yeterli olmayabilir.
Türkiye’de enflasyon uzun süredir sadece aşırı iç talepten kaynaklanmıyor. Kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, vergi ayarlamaları, ücret dinamikleri ve bozulmuş enflasyon beklentileri de fiyatlar üzerinde belirleyici rol oynuyor.
Bu nedenle negatif çıktı açığının otomatik olarak enflasyonu düşüreceği varsayımı tartışmalı. Nitekim bugün ekonomik aktivite yavaşlarken bile hizmet enflasyonunun yüksek seyretmesi, “talebi soğutursak enflasyon düşer” yaklaşımının tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Üstelik çıktı açığının kendisi de doğrudan ölçülmek yerine büyük ölçüde modellemelere ve varsayımlara dayanıyor. Türkiye gibi verimlilik sorunlarının, kayıt dışılığın, kur şoklarının ve demografik değişimlerin yoğun olduğu bir ekonomide potansiyel büyümenin ne olduğu bile tartışmalı. Dolayısıyla bu grafiklerden kesin sonuçlar çıkarmak her zaman risk taşıyor.
Stagflasyon riski
Bir diğer önemli başlık ise dış şoklar.
Yazının başında daha çok iç talep ve kredi dinamiklerine odaklandık. Ancak küresel tarafta petrol fiyatları yükseliyor, jeopolitik riskler artıyor ve enerji maliyetleri yeniden yukarı gidiyor. Böyle bir ortamda ekonomi yavaşlasa bile maliyet enflasyonu yüksek kalabilir.
Bu ise daha tehlikeli bir senaryo olan düşük büyüme ile yüksek enflasyonun aynı anda yaşandığı bir dönemi gündeme getiriyor, yani stagflasyon riskini...