Şu günlerde, her 3-5 yılda bir tekrarlanan “Dolar, küresel para olma statüsünü kaybediyor mu?” tartışmalarının son versiyonunu izliyoruz. Okuyacağınız yazı bu konudaki fikrimi dile getiriyor. Ama öncesinde, 1945’ten bu yana Doların serpilme ve zirveye oturma hikayesini de okumak isteyebilirsiniz diye düşünerek, biraz geriden başlıyorum...
1945: Yeni düzen
İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna az kalmıştır. Avrupa harap, ekonomisi ve altyapısı yerle bir olmuştur. ABD kapitalist taraftaki en büyük güçtür. Onun çağrısıyla, bir yıl sonra Birleşmiş Milletler’i kuracak olan müttefikler, kendi aralarındaki ticari ve mali ilişkileri düzenlemek için 1944 yazında ABD’de bir araya gelirler.
Üç çocukları olur. Birincin adını IMF, ikincinin adını IBRD, üçüncünün adını GATT koyarlar. IBRD daha sonra Dünya Bankası’na, GATT ise Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşür. Ama bir de bu üçlüyü birbirine bağlayan bir zincir gereklidir. Onun adı da Bretton-Woods sistemi (ya da altın standardı sistemi) olur.
Bretton-Woods sistemi, savaştan çıkan müttefiklerin kendi para birimlerini dış ticarette birbirlerine karşı bir engel olarak kullanmamaları ve ticari ilişkilerini geliştirmeleri için bütün üyelerin paralarının sabitlenmesini hedefler. (Ama yine de yüzde 1’lik alt ve üst bant içinde dalgalanmalarına izin verir.) Bütün paralar altın ile sabitlenir. Devletler, sahip oldukları altın rezervleri kadar banknot basmakla yükümlüdür.
Bu arada, Bretton-Woods’dan on yıl önce, 1934’te ABD Başkanı Roosevelt bir onz altının fiyatını 35 dolar olarak sabitlemiştir. Nakliyesi ve muhafazası riskli olan altını rezerv olarak tutmak yerine; Bretton-Woods’dan daha önce altına sabitlenmiş doları rezerv olarak tutmak, dış ticareti onunla yapmak, para transferlerini dolarla gerçekleştirmek çok daha kolay ve masrafsızdır.
Gelin görün ki; bu sabit kur sisteminde bütün ülkeler aynı ekonomik yapıya ve gelişmişlik düzeyine sahip değildir. Güçlü ABD bütün üyelere oluk oluk ihracat yapar paraları toplar. Bugünün aksine ABD büyük cari fazla, Avrupa ise büyük cari açık vermeye başlar. Ama bu durumdakilere yardım için kurulmuş IMF’nin fonları Avrupa için son derece yetersizdir. İşte bu, Avrupa’da hoşnutsuzluk yaratır. Sorunlu sistem sadece ABD lehine çalışıyordur.
ABD bir güzellik yapar ve Avrupa’ya verilen yardımların, düşük faizli kredilerin miktarını artırır. ABD’de biriken sermaye Avrupa’ya ve Japonya’ya taşınmaya başlar. Zira tek tarafın sürekli güçlendiği bir ticaret ilişkisi sürdürülebilir değildir. Müşterileriniz sizden daha fazla alım yapabilmek için daha fazla para kazanmalıdır. Böylece dolar dünyaya yayılmaya başlar.
Yıl 1958. Geçen yıllarda Avrupa ve Japonya hızla büyümüştür. Artık ikisi de üretmekte ve ihraç etmektedir. ABD, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez ödemeler dengesinde açık verir. Hükümet hemen ithalatı kısıtlayıcı önlemler alır ama sistem çalışmaya devam eder.
Bu arada ABD, Vietnam’da savaşa girer ve bütçe harcamaları artar. Artık ekonomi hem bütçe açığı hem de dış açık vermeye başlamış, enflasyon yükselişe geçmiştir.
Harcamaları gerçekleştirebilmek için dolar basılır basılır basılır… Ama sorunlarını çözmek için hükümetin elini kolunu bağlayan bir ucube vardır. Onun adı Bretton-Woods’tur.
1970’ler
1971 yılının 15 Ağustos’unda Başkan Robert Nixon, ABD’nin sistemi terk ettiğini ve doların altına çevrilebilirliğine son verildiğini açıklar. Hem de sistemdeki hiçbir üyeye haber vermeden. Bu hareket piyasalarda büyük bir paniğe neden olur. Ardından zorlama bir anlaşmayla (Smithsonian Anlaşması), dolar yaklaşık yüzde 10 oranında devalüe edilir ve 1 onz altın 38 dolara çekilir. Ancak bu da çözüm olmaz, altın fiyatı yükselişe geçer ve bir yıl sonra 70 dolara çıkar. Artık kardeşlerin göbek bağı kesilmiştir.
Dolar değer kaybetmeye, işler Avrupa ekonomisi aleyhine dönmeye başlar. Avrupa durumda son derece rahatsızdır ve Amerikan hükümetinin buna müdahil olmasını ister. Ancak Hazine Bakanı John Connally’nin gelen taleplere o meşhur cevabı verir: “Dolar bizim paramız ama sizin probleminiz”.
Yıl 1973. Arap-İsrail savaşları gerilimi artırır. Suudi Arabistan, İsrail ve müttefiklerine petrol satışını yasaklar. Petrol fiyatları yükselişe geçer. Bu nedenle bütün dünyada üretim maliyetleri yükselmeye başlar. Dolar ise son hızla değer kaybetmeye devam eder. 1970 yılında 1 dolar yaklaşık 4 Alman markına eşitken, 1980’de 1.7 Alman markı eder.
1979’da İran’da devrim olur. Petrol ve altındaki artış devam eder. ABD de dahil olmak üzere maliyetler ve enflasyon yükselmeye devam eder. Çok sayıda işyeri batar, kapanır ya da küçülür. Maliyet artışlarıyla yavaşlayan ekonomiyi canlandırmak için faizler bugün olduğu gibi düşük tutulur, dolar düşmektedir. 1972’den 1980’in sonuna kadar ABD ekonomisinde yüksek enflasyon yaşanmış, dolar büyük para birimlerine karşı yarı değerine düşmüştür. Artık yeni bir ekonomik sistemin ayak sesleri geliyordur. Büyük fabrikalar yavaş yavaş Uzak-Doğu’ya ve Güney Amerika’ya taşınmaya başlar.
Kriz sona erer, dengeler oluşur. Kimse kasasındaki dolarları yakacak, çöpe atacak, ‘beğenmedim sen bunu geri al’ diyecek değildir. Artık dolar dünya parasıdır. Uluslararası ticaretin yüzde 70’i dolarla yapılırken, merkez bankalarındaki rezervlerin yarısı dolardan oluşuyordur.
2000’ler
Yıllar yıllar geçer. Almanya birleşir, Sovyetler dağılır, Çin serpilir, Asya çiçek açar, Güney Amerika filizlenir. Dünya ekonomisi büyümeye, varlık fiyatları artmaya, konut fiyatları şişmeye başlar.
2008’in Eylül ayı ortasında Lehman Brothers’ın ateşlediği fitille küresel mali kriz başlar. ABD ve diğer gelişmiş ülkeler bu krizde ağır yara alır. Türkiye’nin de içinde olduğu bazı gelişmekte olan ülkeler ise süreci hafif sıyrıklarla atlatır. İzleyen yıllarda FED bilanço büyütmeye başlar.
2020’de bu kez Covid-19 darbesi gelir. Ekonomik etkileri tüm dünyada hissedilen salgın, sadece finansal piyasaları sallamakla kalmaz; Doğu ile Batı arasındaki tedarik zincirlerini de sarsar. Batının aklında, daha yakın ve politik olarak daha güvenilir tedarikçilerle çalışma fikri kök salmaya başlar.
ABD özelinde ise Çin’e karşı artan ürün bağımlılığı, buna paralel olarak artan dış ticaret açığı ve son olarak Çin’in yapay zeka ve savunma sektörlerinde giderek bir tehdit olarak algılanan faaliyetleri ile Trump’ın başkanlığının kesiştiği noktada iki ülke arasında gerilim yükselişe geçer. Çin, uzun yıllar önce başladığı altın stoklama sürecini hızlandırır. Diğer pek çok ülke de altına yönelmeye başlar.
Geldik bugüne…
Trump, daha düşük değerli bir Dolar istediğini çok defa dile getirdi. FED’den faiz indirim beklentisinin de temelinde yatan güdü bu. “Bir yanda tarifeleri artırıp, ithal mallara olan yönelimi kırmaya çalışırken; bir yanda da ülkedeki faizi aşağı çekelim, dolar değer kaybetsin ve içeride üretim/ihracat daha cazip hale gelsin” istiyor. Bu istek, Trump’ın Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı Stephen Miran tarafından önerilen ve Mar-a-Lago Uzlaşısı olarak bilinen bir plana dayanıyor. Konseye göre, küresel rezerv para olması ve diğer ülkelerin rezerv biriktirme ya da dış ticaret amacıyla dolar talep etmesi, para biriminin güçlenmesine ve ABD’nin sanayisizleşmesine neden olduğu için, Dolara değer kaybettirmek ekonomiye dinamizm katacak bir seçenek.
ABD Başkanı göreve geldiği günden itibaren Dolara değer kaybettirecek adımlar atıyor. Her fırsatta FED Başkanını eleştirip, Merkez Bankasının itibarını hedef alıyor. Gümrük vergisini ekonomi dışı konular için bile silah olarak kullanıp küresel belirsizliği besliyor. Son bir ayda yaşanan Grönland, AB, Venezuela ve İran olayları, insanların, şirketlerin ve hatta devletlerin Dolar dışı varlık yatırımlarını artırmalarına ve Doların daha da değer kaybetmesine neden oluyor. Her ne kadar kulağa mantıklı gelmese de, Grönland konusunda AB ülkelerini gümrük vergileri ile korkutmak ya da Davos’taki konuşmanın arka planında Dolara değer kaybettirme fikrinin olabileceğine sıfır ihtimal vermemek gerekir.
Önceki yıllarda küresel tansiyon yükseldikçe dolara rağbet artardı ancak son dönemde bunun tam tersi oluyor. Bir de üzerine FED’in 3 kez faiz indirmesi eklenince, 2025 başından bugüne dek Dolar endeksi yüzde 12 geriledi. Dolayısı ile öyle ya da böyle, Trump yönetimi istediğini alıyor.
Trump ilk döneminde de aynı ideale inanıyor ve benzer politikalara izliyordu. Dolar endeksinin son 50 yılına bakınca 1982-1986 dönemi hariç endeksin 80 ve 120 arasında hareket ettiğini görüyoruz. Bugünlerde 97. Obama döneminde 76-77 civarında yani çok daha zayıftı. Yani mevcut duruma bakıp, fırtınalar koparılmasına gerek yok.
