Cari açığın finansmanı ve dolayısıyla TCMB rezervlerinde görülen artış sağlam dayanakları olan bir artış değildir, çoğu kozmetiktir ve/veya geçici tedbirlere dayanmaktadır. Herkes biliyor ki bir kriz anında sıcak paralar çıkacak, ve o yükseltilmiş döviz rezervleri bir anda eski seviyelerine geri dönecek.
Öncelikle Ödemeler Dengesi hesapları, döviz akımları ve bunların TCMB döviz rezervlerine etkileri ile ilgili bazı noktaları vurgulamakta fayda var:
- Türkiye’nin görünen cari açığı (ihracat-ithalat+turizm gelirleri) tam doğruyu yansıtmaz. Az ya da çok, ve sektörden sektöre fark eden şekilde ihracat düşük faturalanır (under-invoicing), ve ithalat yüksek faturalanır (over-invoicing). Bu bir kısım paranın yurtdışında mukim dış ticaret şirketleri vasıtasıyla yurtdışında tutulmasını, ve şirketlerin vergi matrahının düşürülmesini sağlar. Gelişmiş ülkelerde bu durum daha az görülür. (Mamafih, Amerikan teknoloji şirketlerinin İrlanda üzerinden yaptıkları bu tür vergiden kaçınma işlemleri çok yüksek meblağlara ulaşmaktadır.) Bizde bu durumun ihracattan kaynaklanan döviz gelirlerinin bir kısmının TCMB’ye devredilmesi zorunluluğu ile birlikte arttığı gözlemlenmektedir.
- Her ne kadar “altın” bir ithalat kalemi olarak gösterilse de, bu ithalatın (mücevher olarak işlenen kısmı hariç) büyük çoğunluğu finansal yatırım olarak görülmelidir, ve doğrusu bunların ÖD’nin “finans hesabı” altında gösterilmesidir. Ancak bu kalemin cari hesaplarda takip edilmek zorunluluğu cari açığımızı olduğundan yüksek göstermektedir. (Bir başka ilginç gelişme de altın ithalatına sınırlama getirilmesi ile kaçak altın ithalatının artması ve bunun Net Hata ve Noksan (NHN) hesabında görülmeye başlamasıdır. Son 22 ayda NHN hesabı kümülatif olarak 47.4 milyar dolar ekside ki böyle bir durum değil Türkiye, dünyanın hiç bir ekonomisinde görülmemiştir herhalde.
- Türkiye döviz basan bir ülke olmadığı için cari açığı döviz elde ederek kapamak zorundadır. Döviz açığı da esasen sadece 3 yolla kapatılabilir: Yurtdışından kamu veya özel sektörün tahvil ve uzun vadeli kredi borçlanması, yabancıların hisse senedi alımı ve yabancı doğrudan sermaye (FDI) girişi. Nitekim, Türkiye’nin YP borçluluğu son 5 senede 382 milyar dolardan 518 milyar dolara çıkmıştır. Bu artışın 71 milyar doları banka-dışı özel sektör şirketlerinden gelmektedir.
- Yabancıların hisse alımından kasıt ise şirketlerden doğrudan alımlardır. (Bu miktar bir şirketin %10 hissesinden fazla ise FDI olarak muhasebeleştirilir.) Tabii ki, en faydalı fonlama FDI’dır. (Bunun da en kalitelisi sanayiye yapılan yatırımlardır.) Ancak, Türkiye’ye sermaye girişi son yıllarda iktisadi büyüklüğünün çok altında kalmaktadır. FDI çıkışları da dikkate alındığında nette son 12 aylık FDI artışı 1.7 milyar dolarla tüm zamanların en düşük seviyesindedir.
- Borsa üzerinden yabancıların aldığı hisse senetleri ve tahviller ise “sıcak para” olarak nitelendirilir, ve asla bir cari açık finansmanı olarak görülmemelidir. Bu paralara yabancılarla yapılan döviz-TL swapları da dahil edilmelidir. Bir kriz anında bu paralar geldikleri gibi gidiverirler.
- Döviz girişlerinin bir kısmını TCMB’ye aktaran ve dolayısıyla MB döviz rezervlerinde artış sağlayan bir mekanizma da ihracat döviz gelirlerinin %35’inin bankalara satılması, ve bankaların da bu dövizleri TCMB’ye satmasıdır. Bu, tabii ki, ilelebet devam ettirilecek bir tedbir değildir. (31 Temmuz’da oranın bir miktar düşürülmesi söz konusu olabilir.)
- Tüm bunların sonucunda döviz açığı devam ederse, bu da eninde sonunda MB rezervlerinin azalmasını beraberinde getirir.
Şimdi denilebilir ki, “TCMB rezervleri artmakta, bu da bizim cari açığımıza rağmen döviz fazlamız olduğunu gösterir”. Ancak, yukarıda belirttiğim zaafiyetlerden dolayı cari açığın finansmanı ve dolayısıyla TCMB rezervlerinde görülen artış sağlam dayanakları olan bir artış değildir, çoğu kozmetiktir ve/veya geçici tedbirlere dayanmaktadır. Herkes biliyor ki bir kriz anında sıcak paralar çıkacak, ve o yükseltilmiş döviz rezervleri bir anda eski seviyelerine geri dönecek. Hele bizim gibi yönetilen kur rejimi ile döviz getirisi garanti altına alınmış durumlarda gelen paranın neredeyse tamamı spekülatiftir. Bu süreçte de döviz bazında çok yüksek getiriler elde ediyorlar.
Ancak bu maliyetleri üstlenmek durumundayız çünkü devam eden yüksek enflasyon ve bugüne kadar yaşanan ani kur oynamaları nedeniyle yerli yatırımcının TL’de kalmak için risk primini ekleyerek istediği reel TL faiz oranı yüksek kalmaya devam etmektedir. Bu oran son 5 aydır %40’larda ve ne bugün yapılacak PPK toplantısında, ne de bir sonrakinde düşürülemeyecek. (Enflasyon beklentileri ve çekirdek enflasyon verileri buna izin vermiyor.) Bu da yurtiçinde gelir dağılımındaki bozulmanın ve yabancı spekülatif sermayenin büyük kazançlar sağlamasının devam etmesini beraberinde getiriyor.
Öte yandan, enerji fiyatlarında görülen ve son 2 haftada hızlanan artışlara rağmen, kısa ve hatta orta vadede bir döviz krizinden bahsedemeyiz. Şimdilik, hâlâ enerji faturamız beklendiği kadar yükselmemiş durumda (bunda yağışlar nedeniyle elektrik üretiminde hidroelektriğin payının artmasının da etkisi var), altın fiyatındaki dalgalanmalar nedeniyle talep geçmiş dönemlerdeki kadar güçlü değil, ve dün gelen KKO oranlarının da teyit ettiği gibi üretimde daralma (dolayısıyla ithalat talebinde azalma) söz konusu.