Big Mac Endeksi'ne göre TL aşırı değerli seyrini koruyor. Gerçekçi olmak gerekirse TL en az %35 değerli iken, kısa sürede bunu kompanse edecek bir verimlilik artışını gerçekleştirmek tek kelimeyle “imkânsız”.
Geçen hafta yayınlanan Big Mac Endeksi bir kere daha TL’nin aşırı değerli olduğunu teyit etti. Endeksteki yerimiz bizimle akran ülkelerin çok üzerinde (hepsi beklenebileceği gibi “değersiz” seviyelerinde) ve ancak İsviçre ve İngiltere ile kıyaslanabilecek yüksek düzeylerde. (Hem de bizdeki Big Mac’lerin içinde sadece 62 gr. et varken, endeksteki diğer ülkelerin çoğunda bu miktar 90 gr ve üstü!)
Bu endekse göre TL son 30 senede birkaç kere daha aşırı değerli durumuna gelmişti. Ancak bu dönemlerde hem değerliliği bu kadar yüksek değildi (şu anda %34 kadar yüksek), hem de bu kadar uzun sürmemişti. (TL 2024’ten beri artan bir şekilde değerlenmekte.) Öte yandan son 30 senede çok az aşırı değerli duruma geldiği zamanlarda bile kur hareketleri bakımından sonuç iyi olmamıştı. (2001 ve 2008).
Bazılarının iddia ettiği gibi devalüasyon ile TL’nin aşırı değerliliğinin sonlandırılması, rekabetçiliğin artırılması, ve dış ticaret dengesinin düzeltilmesi yoluyla Türkiye’nin uzun vadede sorunlarını çözmesini ümit etmek doğru bir yaklaşım olmayabilir. Hepimizin bildiği gibi böyle bir düzeltmenin enflasyon üzerinde yüksek oranlı bir tesiri olacak ve daha önceki tecrübelerimizden de görüldüğü gibi, TL’deki zayıflama kısa sürede fiyatlara ve enflasyona yansıyacaktır.
Ancak fiyatlara yansıma bire bir değil, maksimum üçte bir kadar olacaktır. (2023 yılındaki toplamda %45’e varan devalüasyon sonrasında enflasyon %37.6 artsa da bunun sadece üçte biri döviz kurundan, geri kalan üçte ikisi ise vergi artışları, asgari ücret zammı ve beklenti bozulmasından kaynaklanmıştı. Bu nedenle modellerdeki %25–%35 bant aralığındaki geçişkenlik katsayısı geçerliliğini korumakta.) Böyle bir kur “düzeltmesi” bir iktisadi durgunluk döneminde yapıldığında enflasyona geçişkenlik oranının daha düşük (max %25 civarında) olması beklenebilir.
Öte yandan, yapılacaksa böyle bir devalüasyonun çok kısa sürede, düzenli bir şekilde ve (belki de en önemlisi) özellikle piyasa aktörlerini bir denge kuru oluştuğuna ikna eden bir oranda gerçekleştirilmesi elzem. Aksi takdirde (ve özellikle piyasa şartlarının zorlaması ile gerçekleşen bir devalüasyon durumunda) beklentilerin daha da bozulması ve özellikle yerli tasarruf sahibinin yüksek fiyattan da olsa döviz talebinin artması söz konusu olabilir. (Bu da TL faizlerin yükseltilmesinden sermaye kontrollerine kadar bir dizi istenmeyen tedbiri de beraberinde getirebilir.)
Böyle bir düzeltmeye karşı olan kesimin argümanı ise doğru olanın Türk sanayi ve hizmetler sektörünün sağlayacağı verimlilik artışlarıyla rekabetçiliğini artırması ve böyle sıkışıldığında yapılan kur düzeltmelerinin aslında üreticilerin terbiyesi ve ekonominin gelişimi açısından zararlı olduğu. Ancak gerçekçi olmak gerekirse TL en az %35 değerli iken, kısa sürede bunu kompanse edecek bir verimlilik artışını gerçekleştirmek tek kelimeyle “imkânsız”. “Zombi şirketler var, varsın bunlar kapansın, böylece verimliliğimiz artsın” vs. gibi neo-liberal argümanlar da saçma. Böyle bir yaklaşımın yaratacağı istihdam ve üretim kaybı karşısında hiçbir yönetimin durabileceğini de zannetmiyorum.
Ayrıca, devalüasyon “verimlilik artışı”nı öldüren değil, artıran bir olgudur. Devalüasyon, dış talebi uyararak ihracatçı firmaların üretim hacmini artırır. Sabit maliyetlerin daha yüksek üretim miktarına bölünmesi, firma düzeyinde ortalama maliyetleri düşürür ve ölçek verimliliği yaratır. Düşük verimli iç pazar odaklı sektörlerden, daha yüksek verimli ihracat odaklı sektörlere sermaye ve işgücü kayışı yaşanır.
Aynı zamanda, devalüasyon yabancı şirketlerin şirket birleşme ve satın almaları (M&A) yoluyla DYY girişini artırır. Ülkedeki iş gücü maliyetlerinin ve yerel tedarik harcamalarının döviz cinsinden ucuzlaması ile küresel üretim zincirlerine entegre olan ve ihraç edilebilir mal üreten çok uluslu şirketler, devalüasyon geçiren ülkeye üretim tesislerini kaydırırlar. Bu bağlamda devalüasyon son rakamların da teyit ettiği gibi Türkiye’nin içine düştüğü “erken sanayisizleşme” ortamını kıran bir tedbir olarak da görülmelidir.