Dünyayı anlamakta ve anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Bir düzenin içindeyiz ama o düzenin hangi boyuta ait olduğunu bilmiyoruz.
Her yerden yükselen söylemleri duyuyor, okuyoruz. Kararlar, bildiriler, uyarılar, açıklamalar var; fakat çoğu kendi içinde bile derinlik ve berraklık taşımıyor. Bir anlam üretmiyorlar. Büyük bir resmin parçasıysalar bile nereye yerleştirilecekleri, hangi bağlamla ilişkilendirilecekleri belirsiz. Bağımsız ele alındıklarında ise kendi başlarına bir işlevleri veya anlamları yok.
Söylenenler ya bulanık ya sığ ya da anlamsız. Söylenmeyenler veya satır aralarına sıkışmış imalar süreci ve sonucu tarif edemiyor.
Siyaset dil üretiyor ama hikâye kuramıyor. Ekonomi rakamlar üretiyor ama güven üretemiyor. Askerî güç sergileniyor ama güvenlik hissi artmıyor. Din konuşuyor ama vicdan susuyor. Kültür dolaşımda ama anlam sabitlenemiyor ve bilgelik üretmiyor. Dünya, sembollerin çoğalıp anlamın dağıldığı; tanımların bulanıklaştığı bir evreden geçiyor.
İnsanlar dünyaya, ne olduğu anlaşılamayan bir nesneye bakar gibi bakıyor. Ne yazdığı okunamayan bir diske… Okuyup da “değişen bir şey yok” dediği bir tablete…Okuyoruz, bakıyoruz, anlayamıyoruz.
Mevcut siyasi, askerî, ekonomik, sosyal, kültürel ve inanç sistemlerini tek bir nesneye, tek bir tablete ya da tek bir diske indirgemek zorunda kalsaydık, ne üretirdik?
Bu soruyu yanıtlamak, kendi çağımızı anlamak ve geleceği anlamlandırmak için geçmişe bakalım.
Günlük yaşamsal faaliyetleri çözülebilecek bir açıklıkla yazardık; tıpkı Sümer tabletleri gibi. Bilim insanları tarafından dahi çözülemeyecek bilgileri, farklı bir dil ve düzenle disklere kaydederdik; tıpkı Festus diski gibi. Ve belki de her şeyi, tek bir nesneye indirgerdik; bronz dodekahedronlar gibi.
Sümer tabletlerini okuduğumuzda bugünün insanını görürüz. İktidar–halk ilişkisi, düzen–adalet arayışı, ahlak–güven tartışmaları fazlasıyla tanıdıktır. Binlerce yıl önce de aynı şikâyetler dile getirilmiş, aynı sorular sorulmuştur. Bugün bildiğimiz, yaşadığımız, anlamaya çalıştığımız ve çoğu zaman cevaplayamadığımız meselelerin, o gün de yazıya döküldüğünü fark ederiz. Bu yüzden Hitit tabletlerinin sonunda olduğu gibi şunu söyleriz: “Güneşin altında değişen hiçbir şey yok.”
Festus diskinin üzerindeki yazıları ve sembolleri ise hâlâ çözemiyoruz. Semboller arasındaki ilişkiyi kuramıyor, ne söylendiğini anlayamıyoruz; hatta niçin söylendiğini bilemiyoruz. Çok şey söylüyor ama anlamını açmıyor. Bu yüzden ona, “muhatabı olmayan bir hatip” diyoruz.
Sonra dodekahedronlara bakıyoruz. Sayıları sınırlı, biçimleri benzer. Görünüşleri, üretildikleri dönem ve bulundukları yer dışında hiçbir veri sunmuyorlar. Yazı yok, ölçü yok, açıklama yok. Bilinmezliği cisimleştiren bu nesneler yalnızca soru üretiyor. Hangi düşünsel çerçevede, hangi ihtiyacı karşılamak ya da hangi sorulara cevap vermek için yapıldıkları bilinmiyor.
Belki bir anahtardır ama hangi kapıları açtığı anlaşılamaz. Belki bir kapıdır ama nereye açıldığını ima bile etmez. Belki bir eşiktir; fakat hangi dünyalar arasında durduğu unutulmuştur. Belki de yalnızca bir denge nesnesidir: bilginin, inancın, zamanın ve mekânın aynı anda tutulmaya çalışıldığı geometrik bir sabitleme girişimi.
Dünya, uzlaşılar, çatışmalar, işbirlikleri, çelişkiler ile denge ve düzen içinde varlığını devam ettirecek. Bizim çağımızdan geriye ne kalacak? Ve kalanlar, bugünün dünyasını gerçekten anlatabilecek mi?
Modern ve Yeni Dünya Düzeni; hesaplanabilen sayılar, sergilenebilen sert güçler, dikte edilen kararlarıyla mı anılacak?
Sayıların güven vermediği, gücün güvenliği sağlamadığı, kararların meşru olmadığı bir dönemin düzen ve denge arayışı olarak mı tanımlanacak?
Çerçevelendirilmiş ama anlamları sabitlenmemiş sembollerin defilesiyle mi yüzleşilecek?
İrade var rıza yok. Kuvvet var emniyet yok. Sayılar var doğrulaması yok. Hesaplama ölçütlerinin değişken, meşruiyet ölçütlerinin sübjektif, egemenliğin sert gücün acımasızlığıyla açığa çıktığı bir dönem olarak mı tanımlanacak?
İnsanın odağa koyulduğu iddiasını taşıyan ama insanlıkla bağdaşmayan bir süreç olarak mı anlamlandırılacak?
Yoksa yalnızca şu hissi mi uyandıracak?
“… çok şey olmuş ama ne olduğunu bilmiyoruz...”