Bireyin ya da toplulukların bedensel bütünlüğüne doğrudan yönelmeyen; ancak onurunu, güvenliğini, fırsatlara erişimini ve geleceğe ilişkin öngörülebilirliğini sistematik biçimde zedeleyen devlet pratiklerinden bahsetmek mümkündür. Bu tür durumlar, esasen devletin Anayasa ve taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri uyarınca üstlendiği pozitif yükümlülüklerin yerine gelmemesinden kaynaklanır.
İhlal, niyetle değil sonuçla gerçekleşir; aktif ya da pasif, doğrudan ya da dolaylı, tekil ya da toplumsal nitelikte olabilir. Fiziksel, psikolojik, ekonomik veya sosyal zor kullanımı bulunmasa dahi, hak bütünlüğünün bozulması hukuken ihlal teşkil eder. Bu çerçevede, devletin yol açtığı zarar “şiddetin türü” üzerinden değil, hakların bütünlüğünün bozulması üzerinden değerlendirilmelidir.
Devletin, Anayasa ve taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri uyarınca üstlendiği pozitif yükümlülükleri vardır. Bu yükümlülükler; kasten veya ihmalen, doğrudan veya dolaylı biçimde, tekil veya toplumsal etki doğuracak şekilde, aktif tutumlarla veya pasiflik yoluyla yerine getirmemesi, insan hakları ihlali teşkil eder. Bu ihlal, münferit bir uygulama olarak değil, mevzuat, idari kararlar, kurumsal işleyiş, önceliklendirme politikaları veya yerleşik teamüller aracılığıyla süreklilik, öngörülebilirlik ve kurumsallaşma kazanıyorsa, yapısal ihlal olarak nitelendirilebilir.
Yapısal ihlallerde belirleyici olan, devletin niyeti veya müdahalenin biçimi değil; bireylerin veya grupların haklarının zedelenmesidir. Bu çerçevede, devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemesi, herhangi bir fiziksel, psikolojik, ekonomik veya sosyal zor kullanımı bulunmasa dahi, ihlal sonucu doğacağından anayasal ve uluslararası hukuk bakımından sorumluluğu vardır.
Devlet için esas olan, ihlâlin sonuçlarını, oluşan hasarı, doğan mağduriyeti gidermek veya telefi etmek değildir. Devleti asli görevi ihlâle sebebiyet vermemektir. Bu nedenle, önleyici ve koruyucu tedbirlerin alınmaması hâlinde yürütülen soruşturma faaliyetleri, hasar ve zarar giderimi yapılması ihlâlin varlığını ortadan kaldırmaz; yalnızca devlet sorumluluğunun ikinci aşamasını oluşturur. İkinci aşama telafi ve tazmin aşamasıdır.
Devlet kaynaklı insan hakları ihlâlleri, hukukun yokluğunda gerçekleşen düzensiz ve görünür şiddet fiilleriyle aynı düzlemde değerlendirilemez. Devletin neden olduğu ihlâl; mevzuat, idari prosedürler, kurumsal hiyerarşiler, önceliklendirme ve bütçe tercihleri ile yerleşik uygulamalar aracılığıyla, hakların sistematik, steril ve çoğu zaman geri döndürülemez biçimde boşaltılması şeklinde ortaya çıkar.
Yapısal ihlal söz konusu olduğunda hukuka aykırılık gizlenmez; bilakis hukuk, meşruiyet üretme aracı olarak kullanılır. Sonuç itibarıyla ortaya çıkan zarar, münferit bir kötü muamele veya yasa dışı fiil değil; anayasal düzenin ve insan hakları rejiminin içerden aşındırılmasıdır. Bu yönüyle devlet kaynaklı ihlâller, ceza hukukunun konusu olan suç fiillerinden ayrılır ve yapısal — hatta derin yapısal — ihlâl niteliği kazanır.
Derin yapısal ihlâl; devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemesinin yalnızca belirli bir hak alanında değil, hakların kullanılma koşullarının tamamında aşındırıcı etki doğurduğu; bireylerin hukuka güvenini, hak talep etme kapasitesini ve kamusal alandaki varoluşunu sistematik biçimde zayıflattığı ihlâl biçimidir. Bu tür ihlâller, tekil ihlâllerin toplamı olmayıp; ihlâlin normalleştiği, itirazın maliyetli hâle geldiği ve hak arama yollarının fiilen işlevsizleştiği bir yönetişim pratiğine işaret eder.
Yapısal ihlallere hak ve hakkın korunması ve ihlalin önlenmesi odaklı yaklaşım; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadıyla uyumludur. Mahkeme insan hakları söz konusu olduğunda devletlerin yalnızca doğrudan müdahalelerden kaçınmakla değil; aynı zamanda önleyici, koruyucu, düzenleyici ve gerektiğinde etkili soruşturma yürütmeye yönelik pozitif yükümlülükler üstlendiğini kabul etmektedir. Mahkeme’nin değerlendirmesinde belirleyici olan, ihlâlin hangi araçla veya hangi yoğunlukta gerçekleştiği değil; bireylerin ve grupların ilgili haklara fiilî ve etkin erişiminin öngörülebilir biçimde zedelenmiş olmasıdır.
Derin yapısal ihlal konusundaki yaklaşımların; insan haklarının korunmasına ilişkin tartışmayı suçlama veya yargılama ekseninde değil; anayasal ve uluslararası standartlarla uyumlu, sürdürülebilir ve iyileştirici bir çerçevede ele almayı amaçlamalıdır.
Değerlendirmeler, bireylerin ve grupların haklara fiilî ve etkin erişimini etkileyen hukuki, idari ve kurumsal düzenlemeleri bütüncül biçimde incelemekte; bu düzenlemelerin öngörülebilirlik, süreklilik ve uygulama yeknesaklığı bakımından ortaya çıkardığı etkileri analiz etmelidir. Bu yaklaşım, mevcut uygulamaları karşıtlık üretmek için değil; hak koruma kapasitesini güçlendirecek ortak bir zemin oluşturmak amacıyla görünür kılmayı hedeflemelidir.