Gökyüzünden bakınca desen gibi görünen dünya, yaklaştıkça insanın izini ele veriyor. Yeryüzü değişiyor; belki de asıl mesele, bizim yeniden görmeyi öğrenmemiz.
“Bak büyük yuvarlaklar var, kim çizmiş” diye bağırdı pencere kenarında oturan küçük çocuk. Orta koltukta oturan annesi baktı, “A ne acaba, sanırım ekmişler” dedi. Gayri ihtiyarı koridordaki yerimden başımı uçağın penceresine çevirdim. Neydi acaba… Çapı belki bir kilometre vardı. Sonra bir çığlık daha “Bak anne, beyaz çöl”… Konya’nın üstünden uçtuğumuzu o zaman anladım. Tuz Gölü’nün üzerinden geçiyorduk… Sonradan öğrendim ki o daireler bir çeşit merkezi sulama sistemi yüzünden oluyormuş. Çocuk merakımızı kaybedeli çok olmuş demek ki, diye düşündüm. Uçaktan geçerken, birbirine eklenmiş çok sayıda yama işi gibi duran tarlaya alışıktık… Ya daireler…
Geçtiğimiz hafta bir grup basın mensubu arkadaşımla Borusan’ın yeni CEO’su Özgür Günaydın’ınla tanışmaya grubun simge binası Perili Köşk’e gidince bir kez daha hatırladım bu sahneyi. Binada Edward Burtynsky’nin Dönüşen Yeryüzü sergisi vardı. Küratörlüğünü Marcus Schubert’in üstlendiği sergi, insan eliyle dönüştürülmüş coğrafyanın fotoğraflarından, tanıklıklarından oluşuyordu. Madenler, taş ocakları, tuz gölleri, nehirler, erozyon… Gözüm yeryüzü kelimesine takıldı, bir kez daha Türkçenin inceliklerine hayran oldum. Gezegenimize taktığımız pek çok isim var. Ama yeryüzü hem coğrafi, hem edebi… Bu gezegenin de bir yüzü var tıpkı bizim gibi.
Sergi Antalya’da düzenlenecek COP31’e taşınacak
Sohbet sonrası Özgür Bey hepimize serginin kataloğunu hediye etti. Kataloğu açınca benim dairelerle karşılaştım: Pivot Sulama… (16 Ağustos tarihine kadar haftasonları Perili Köşk’te sergiyi gezebilirsiniz.)
Özgür Günaydın’la birlikte bizi ağırlayan Borusan Holding İnsan, İletişim ve Sürdürülebilirlik Nursel Ölmez Ateş’in de güzel bir notu oldu. Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31’e Borusan kültür ve sanat ruhu katacak ve bu sergiyi oraya taşıyacak.
Sanırım ilerleyen yaşımla birlikte bu sergi kataloglarına olan ilgim de arttı. Eskiden sergi sırasında yaşanan deneyimin daha önemli olduğunu düşünürdüm. Şimdi kataloğu alıp okumak, o sergiyi, küratörün bakış açısını alıp eve getirmek gibi geliyor… Evde tekrar tekrar insan eliyle yeryüzünün nasıl değiştirildiğine bakarken, henüz okunmamış kitap yığınım içinde “Antroposen Olayı/Yerküre, Tarih ve Biz”e denk geldim. Eylül 2025’te İş Kültür Yayınları’nın 21. Yüzyıl Kitaplığı’ndan çıkan Christophe Bonneuil ve Jean-Baptiste Fressoz’un kitabını Türkçeye Alp Tümertekin kazandırmış. Elime alıp hızla sayfaları çevirmeye başladım.
İnsan çağının adı: Antroposen
Anthropos eski Yunancada insan demek. Antroposen kavramı ise insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde belirleyici hale geldiği jeolojik çağ olarak tanımlanıyor. İklim krizi, ekosistem tahribatı gibi büyük ölçekli süreçleri anlatıyor. Bu arada merak edenler için not edeyim, köken olarak her ikisi de Yunanca ‘insan’dan gelse de kelimenin andropozla bir ilgili yok!
Aslında Antroposen çağı Sanayi Devrimi ile başlatılıyor. Ama asıl olarak Büyük Hızlanma olarak kaydedilen 1950’lerden sonrasına işaret ediyor. Küresel ısınma, biyoçeşitlilik kaybı ve geri dönülemez ekolojik yıkım ile tanımlanan bu dönem, doğal süreçlerin yerini insan odaklı yapısal bozulmaların aldığı bir süreci ifade eder. Üretim ve tüketim dalgası, bu çağın görünür hale geldiği eşik olarak kabul ediliyor. Plastik, beton, radyoaktif izler… Hepsi insanın jeolojik bir güç haline geldiğinin kanıtı.
“Olay” olarak antroposen
ChrIstophe Bonneuil ve Jean-Baptiste Fressoz’un yaklaşımı, Antroposen’i yalnızca bir dönem değil, bir “olay” olarak tanımlıyor. Yani geçici bir kriz değil; geri dönüşü olmayan, tarihsel olarak inşa edilmiş bir kırılma. Bu bakış açısı, çevre sorunlarını teknik çözümlerle aşılabilecek bir arıza gibi görmekten uzaklaştırıyor bizi.
Kriz anlatısının ötesinde
Antroposen, bir kriz değil, içinde yaşadığımız yeni bir koşul. Artan sıcaklıklar, çöken ekosistemler, devrilme noktaları, kitlesel yok oluşlar… Bunlar artık istisna değil; gezegenin yeni normalleri. “Çevre krizi” anlatısı, hâlâ geri dönülebilecek bir istikrar yanılsamasını sürdürüyor. Oysa içinde bulunduğumuz çağ, tesadüfi bir kırılma değil; tarihsel olarak örülmüş, yapısal ve kalıcı bir bozulmanın sonucu.
Kitap, çevresel yıkımı soyut bir “insanlık” anlatısına bırakmıyor. Kapitalist genişleme, emperyalist tahakküm ve savaş ekonomisiyle örülmüş bir sürecin sonucu olarak okuyor bu dönüşümü. Sorunun uyarı eksikliği değil; bu uyarıların kimler tarafından bastırıldığı ve neden sistematik biçimde görmezden gelindiği olduğunu söylüyor.
Bonneuil ve Fressoz, Antroposen’i tek bir başlıkla değil; parçalı ve politik bir tarih olarak yeniden adlandırıyor: Sermaye Çağı, Tüketim Çağı, Ölüm Çağı, Cehalet Çağı… Bu isimler, ekolojik yıkımın arkasındaki güç ilişkilerini görünür kılıyor.
Yeryüzüne yeniden bakmak
Belki de mesele sadece gezegenin değişmesi değil; bizim bakışımızın körelmesi. Uçakta o çocuğun gördüğü daireleri biz neden fark etmiyoruz? Neden artık şaşırmıyoruz? Çünkü alışıyoruz. Çünkü normalleşiyor. Çünkü Antroposen tam da böyle bir şey: Olağanüstünün sıradanlaşması.
Sanatın, bilimin ve edebiyatın kesiştiği yerde ise hâlâ bir imkân var. Bir sergi salonunda, bir fotoğraf karesinde ya da bir kitap sayfasında yeniden bakmayı öğrenmek… Yeryüzünün yüzüne yeniden dikkat kesilmek…
Belki de asıl mesele, gezegeni kurtarmaktan önce, onu yeniden görebilmek.
Ve belki de o küçük çocuğun sesi hâlâ bir yerlerde yankılanıyordur:
“Bak…”
Çünkü her şey, yeniden bakmakla başlar.
Kendi elimizle yaptığımız bu tahribata razı gelmek değil, mücadele etmek önemli olmalı. Adnan Yücel’in şiirinde dediği gibi:
“Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.”
