Hamdi Koç, yeni romanı ile okuru, suçun ve kötülüğün sıradanlaştığı bir dünyaya davet ediyor. Yazarın “Yalnız ve Çıplak” romanından hatırlayacağımız Mesut Akarsu’nun hikâyesi üzerinden ilerleyen roman, hukukun işlemediği bir düzende gücün, paranın ve şiddetin nasıl meşrulaştığını sorgularken, iyiliğin gerçekten bir karşılığı olup olmadığını da tartışmaya açıyor.
Tepenin üzerinden esen rüzgâr kemiklerimin içinden geçip ovaya doğru savruldu. Tel örgülerle çevrilmiş uzun anıta ulaşmak için öndeki konteynerde nöbet bekleyen biri Arnavut, biri Sırp askerin pasaportlarımıza bakmasını bekledik.
Geçmemize izin verilince anıta doğru yürüdük. 28 Haziran 1389’da gerçekleşen I. Kosova Savaşı’nın düzenlendiği alana bakarken bir kez daha anlıyorum… Sanki bu topraklarda “o gün” sanki dünmüş gibi yaşanıyordu. Gazimestan anıtı savaşın 600’üncü yılında inşa edilmiş… Tarih dersi anılarımızı tazelersek, Sultan I. Murad komutasındaki Osmanlı Ordusu, Prens Lazar önderliğindeki Balkan ittifakını mağlup etmişti. Ama savaş meydanında Sultan I. Murad, Miloş adlı bir Sırp tarafından şehit edilmişti.
Anıtın üzerinde savaştan önce Balkan ittifakı olarak adlandırılan orduyu toplamak için Lazar’ın ettirdiği bir yeminin sözleri bulunuyor. Daha çok Türklerle savaş yapmaya gelmeyen Sırplara bir beddua… Hani “soyun sopun kurusun” minvalinde bir şey… Her yıl 28 Haziran’da burada Sırplar savaş daha dün olmuş gibi büyük bir anma yapıyor… Tabii; savaş aslında dün yaşandı! Balkanların kaderinden sanırım… Benim yaşımda olanların rahatça hatırlayacağı kanlı günler Avrupa’nın kucağında yaşanmıştı. Balkan turlarının revaçta olduğu bugünlerde, bu güzelim toprakların sürekli kanla yıkandığını bilmek ürkütücü…
Pasaportlarımızı alıp devam ediyoruz… Sonraki durağımız I. Murad’ın türbesi. Bahçesinde türbedarların naaşlarıyla karşılanıyoruz. I. Murad’ın naaşının Osmanlı topraklarına bozulmadan ulaşabilmesi için iç organlarının çıkartılıp gömüldüğü ve üzerine bu türbenin inşa edildiği yer. (Küçük bir bilgi, bu türbenin ikizi, asıl naaşın huzurla uyuduğu Bursa’da). Buhara’dan gelen bir aile nesiller boyunca bu türbeyi koruyor ve bakımını yapıyor. Bu nedenle soyisimleri “Türbedar”. Türbeyi tek kızı şehirde yaşamaya başlamış, 80’lerine yakın Saniye Teyze koruyor. Bize tüm enerjisiyle selam veriyor.
Aracımıza döndüğümüzde tüm bu hikâyenin ağırlığına işaret eden kitabımı elime alıyorum. Hamdi Koç’un Doğan Kitap’tan çıkan son eseri “Zarar Vereceksin”. Kaldığım yere döndüğümde kitabın ana karakteri Mesut Akarsu, Nur ismindeki adamıyla sohbet ediyor: “Hayat kaç bucaktan ibarettir. Kazanmak, kaybetmek ve başkasının kazandığını görmek…” Sanırım Hamdi Koç’un ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.
iyi değil ama sanki ondan yanayız!
Koç’un anlatısı, Karadeniz’den İstanbul ve Ankara’ya uzanan bir coğrafyada, sıradan bir adamın giderek derinleşen bir hesaplaşmaya sürüklenmesini izliyor. Ünye’ye kısa süreliğine giden Mesut’un, bir saldırının ardından içine çekildiği hikâye; başlangıçta bir intikam anlatısı gibi görünse de ilerledikçe suçun, gücün ve meşruiyetin nasıl üretildiğine dair katmanlı bir sorgulamaya dönüşüyor.
Romanın merkezinde yer alan Mesut Akarsu, klasik anlamda bir “iyi” karakter değil. Ama garip bir şekilde onun tarafını tutuyoruz!
Koç’un çizdiği tablo, yalnızca bireysel bir hikâye olmaktan çıkıp daha geniş bir sistem eleştirisine dönüşüyor. Yazara göre, “hayatın ve hatta hürriyetin ipleri” her zaman birilerinin elinde. Mesut’un hikâyesi de tam bu kırılma noktasında şekilleniyor. Hukukla çözüm arayan bir karakter, giderek düşmanlarının dilini öğrenmek zorunda kalıyor. Şiddet, yalan ve manipülasyon, onun için bir tercih değil; hayatta kalmanın araçları hâline geliyor.
kötülük, sonuç ve meşruiyet…
Koç’un romanında belki de en çarpıcı tartışma, suç ve kötülük kavramları etrafında şekilleniyor. Yazara göre, cezanın olmadığı bir yerde suçtan söz etmek de anlamını yitiriyor. Bu bakış açısı, romanın ahlaki zeminini bilinçli olarak kayganlaştırıyor. İyilik, bu dünyada bir sonuç üretmediği sürece anlamsızlaşıyor; hatta bir tür “işlevsizliğe” dönüşüyor.
Bu nedenle “Zarar Vereceksin” ifadesi, roman boyunca bir tehditten çok bir kurala, bir yaşam biçimine evriliyor. Mesut’un yolculuğu da tam olarak bu dönüşümü görünür kılıyor: çekingen bir adamdan, gerektiğinde zalimleşebilen bir figüre doğru ilerleyen bir değişim.
şiddet bir tercih mi zorunluluk mu?
Roman ilerledikçe artan şiddet dozu, beraberinde şu soruyu getiriyor: Mesut’un gerçekten başka bir seçeneği var mıydı? Zarar Vereceksin, yalnızca bir suç hikâyesi değil; güç, adalet, ahlak ve varoluş üzerine karanlık bir düşünme alanı açıyor. Koç’un çizdiği dünyada “zarar vermek”, bireysel bir sapma değil, sistemin işleyişine karşı bir gerçeklik olarak beliriyor. Belki de asıl mesele, bu karanlığı değiştirmekten önce, onu görmeye ve anlatmaya cesaret edebilmek.
Brecht’in dediği gibi:
“Karanlık zamanlarda da / Şarkı söylenecek mi? // Evet, şarkı söylenecek / Karanlık zamanlar üzerine.”
