Açıklanan kararlara baktığımızda, son üç yıldır uygulanmakta olan ücretleri baskılayarak iç talebi kontrol altında tutma politikasının devam ettiğini görüyoruz
2026 yılına girdiğimiz bu ilk haftalarda ekonomi politikalarına ilişkin kararları da art arda izlemeye başladık. Ücret, kamu giderleri ve para politikasına ilişkin alınan kararları bugünkü yazımda inceleyerek bunların ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendireceğim.
Ücret politikaları
2026 yılına ilişkin en önemli başlıklardan biri kuşkusuz asgari ücret, emekli aylıkları ve kamu personeline yönelik ücret düzenlemeleri oldu. Açıklanan kararlara baktığımızda, son üç yıldır uygulanmakta olan ücretleri baskılayarak iç talebi kontrol altında tutma politikasının devam ettiğini görüyoruz. Özellikle asgari ücret ve emekli aylıklarının büyük şehirlerdeki yaşam maliyetlerinin oldukça gerisinde kalması, 2026 yılında sabit gelirli hanehalkı açısından satın alma gücü ve toplumsal refah üzerindeki baskının daha da artacağına işaret ediyor.
Piyasa kısıtlamaları
Alınan diğer kararlara baktığımızda, tüketime yönelik baskılayıcı adımların ithalat sınırlamalarıyla birlikte sürdürüldüğünü görüyoruz. Geçtiğimiz dönemde yurt dışından bireysel tüketime ilişkin sınırların hızla aşağı çekildiğine tanık olmuştuk. Önce 150 Avro olan limit 30 Avro’ya indirilmişti. Bu hafta Resmi Gazete’de yayımlanan düzenleme ile birlikte yurt dışından bireysel tüketimin fiilen ve tamamen kapandığını görüyoruz. İthalata yönelik bu sert kısıtlama halihazırda ücret baskısı altında olan hanehalkı açısından oldukça olumsuz bir tablo oldu. Zira ithalatın tamamen kapanması, tüketiciyi yurt içinde daha sınırlı seçeneklere ya da daha pahalı ürünlerle sınırlandırıyor.
BES katkı payının düşmesi
Bu hafta öne çıkan bir diğer önemli karar ise Bireysel Emeklilik Sistemine (BES) ilişkin devlet katkı paylarının azaltılması kararı oldu. Hatırlayacak olursak, yaklaşık on yıl önce uygulamaya alınan düzenleme ile devlet, uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek amacıyla BES’e yapılan katkıları belirli oranlarda destekliyordu. Bu politikanın temel amacı, kısa vadeli mevduata sıkışmış tasarruf yapısını daha uzun vadeli ve finansal açıdan daha sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmekti. Ancak gelinen noktada bütçe kısıtlarının belirleyici olduğunu ve devletin uzun vadeli tasarrufları teşvik etme politikasını zayıflattığını görüyoruz. Devlet katkı oranının yüzde 20’ye indirilmesi, hâlihazırda yüzde 30’un üzerinde seyreden enflasyon ortamında uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek açısından oldukça olumsuz bir adım oldu.
Bütçe kısıtlamaları
Bütçede faize giden payın ulaştığı yüksek seviyeler dikkate alındığında, alınan tüm bu kararların arkasında bütçe giderlerini kontrol altına alma çabasının ön planda olduğu anlaşılıyor. Ancak bu politikaların kalıcı ve etkili olabilmesi için atılması gereken en kritik adım, Türkiye’nin risk primini yukarı çeken enflasyonun düşük ve öngörülebilir seviyelere mutlaka indirilmesidir. Küresel konjonktürde jeopolitik risklerin giderek arttığı bir ortamda, ülke risk priminin daha düşük ve öngörülebilir bir seviyeye çekilmesinin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda görüyorum.