YATIRIM FONU KRİZİ (5)
Yatırımcının başarısızlıkta kendine düşen payı da değerlendirmesi, başkalarının sorumluluğunu araştırması kadar değerlidir. Hesap sorma hakkına sahip yatırımcının üstlendiği riskleri anlama ve mali durumuna uygun karar verme sorumluluğu da olmalıdır.
Yatırımcıların sermaye piyasalarına olan güvenini sarsarak olağanüstü boyutlarda kayıplara neden olan bir krizin elbette suça karışan kişi ve kurumlara bir faturası olacak. Ancak Yatırım Fonu Krizi’nde yatırımcı davranışlarına da bir parantez açmak gerekiyor.
Yatırımcı kurnaz değil ihtiyatlı olmalı
Yüksek getiri elde ederken başarıyı kendi yatırım becerisine bağlayan ve çevresine de aynı yatırımları öneren kişilerin, zarar ortaya çıktığında sorumluluğu bütünüyle başkalarına yüklemesi tutarlı bir yaklaşım değildir. Kazanç döneminde yatırım yapılan kurumun güvenilirliği, yatırım aracının riskleri ve getirinin kaynağı sorgulanmamışsa, kayıp sonrasında dile getirilen “Devlete güvenmiştim, denetim nerede, meğer dolandırıcılıkmış” tepkilerinin, yatırımcının kendi kararlarına yönelik bir değerlendirmeyi de içermesi gerekir. Elbette yatırımcının bu sorgulamayı yapmamış olması, usulsüzlüklerin araştırılması ve sorumluların hesap vermesi gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Kamusal kurumların sorumluluklarını da azaltmaz. Bununla birlikte, hesap sorma hakkına sahip olan yatırımcının, üstlendiği riskleri anlama ve mali durumuna uygun karar verme sorumluluğu da olmalıdır.
Yüksek getirinin yüksek risk içerdiği bilinmeliydi
Yatırım fonu krizinde üzerinde durulması gereken hususlardan biri de bazı yatırımcıların yüksek getiri beklentisiyle risk alırken, olası kayıpların yaşam koşulları üzerindeki etkilerini yeterince değerlendirmemiş olmasıdır. Ameliyat için ayrılan paranın, satılan konuttan elde edilen gelirin, çocuğun okul taksidinin veya emeklilik birikimlerinin yüksek riskli yatırımlarda kaybedilmesi, meselenin yalnızca standart bir getiri arayışıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Buradaki temel sorun, yaşamsal ihtiyaçları karşılayacak kaynaklarla kaybı göze alınabilecek tasarruflar arasındaki ayrımın yapılmamasıdır.
Bunların uç örnekler olduğu kabul edilse bile, piyasada aynı dönemde karşılaştırılabilir yatırımların ortalama getirisi örneğin %5 düzeyindeyken, ihtiyatlı bir risk anlayışıyla hareket etmediği bilinen bir kurumun sunduğu %10 getiri beklentisinin hangi ilave risklere dayandığını sorgulamak uygun olmaz mıydı? Bu kurumun piyasanın çok üzerinde getiri sağlayabilmesini mümkün kılan ekonomik gerekçenin ne olduğu düşünmek gerekmez miydi?. Yüksek getiriye talip olan yatırımcının, bu getirinin kaynağını ve yanıltılma veya dolandırılma ihtimali dâhil karşılaşabileceği kayıpları da kararının merkezine yerleştirmesi iyi olmaz mıydı?
Finansal okuryazarlık hafife alınmamalı
Başta SPK olmak üzere, ülkemizde birçok kurum finansal okuryazarlığı geliştirmek için uzunca bir süredir kelimenin tam anlamıyla çırpınıyor. Bir yatırım aracının adını bilmek veya geçmiş getirisini izlemek, onun mevcut ve gelecekteki risklerinin anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Fonun risk derecesi, hangi varlıklara yatırım yaptığı, açıklanan getirinin nasıl oluştuğu ve likide edilebilme kolaylığı gibi konuları her yatırımcının mutlaka değerlendirmesi gereklidir. Yatırımcının bu gibi konuları bilmediğini fark etmesi de bu yeterliliğin bir parçası olabilir. Dolayısıyla finansal eğitim, yatırımcılara kavram öğretmenin ötesinde, doğru soruları sorma ve gerektiğinde yatırım yapmaktan vazgeçme becerisini de kazandırmış olmalıdır.
Kendim ettim kendim buldum
Elbette devletin görevi piyasayı denetlemek, yanıltıcı işlemleri, çıkar çatışmalarını ve değerleme sorunlarını soruşturmaktır. Ancak yatırım kararını alan yatırımcının da bilgili, ihtiyatlı ve uyanık olması elzemdir. Ne diyordu büyük usta Neşet Ertaş; “Kendim ettim kendim buldum, gül gibi sararıp soldum, eyvah eyvah.” Elbette seçimlerimize etki eden onlarca faktör var. Ancak yatırımcının yaşanan finansal başarısızlıkta kendine düşen payı da değerlendirmesi, başkalarının sorumluluğunu araştırması kadar değerlidir. Yatırım Fonu Krizi’nde de olağanüstü kazanç vaadi karşısında sorulacak ilk soru “Ne kadar kazanırım?” değil, “Bu getiri nereden geliyor ve hangi riskleri üstlenmemi gerektiriyor?” olmalıydı.