Sorun “futbolcularımız yeteneksiz” meselesi değil. Türkiye’de yetenek var. Sorun, yeteneğin nasıl seçildiği, nasıl geliştirildiği, nasıl korunduğu ve nasıl takım haline getirildiği. Voleybolda oyuncu havuzu, kulüp disiplini ve milli takım kimliği birbirini besliyor.
Kadın voleybol takımımızın dünya ölçeğinde kupa kazanmasıyla erkek futbol takımımızın beklenen başarıyı verememesi arasında çok basit ama çok öğretici bir fark var: Voleybolda uzun süredir sistem, futbolda ise çoğu zaman gündem yönetiliyor.
Filenin Sultanları’nın son yıllardaki yükselişi tesadüf değil. Türkiye, 2023’te Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonası’nı kazandı; 2025 Dünya Şampiyonası’nda final oynayıp gümüş madalya aldı; 2026’da da Brezilya’yı 3-1 yenerek Milletler Ligi şampiyonluğuna ulaştı. Bu başarıların arkasında yalnızca iyi bir jenerasyon yok. Güçlü kulüpler, düzenli altyapı, yabancı ve yerli kaliteli antrenörler, ciddi lig rekabeti, sporcu bilimi, sponsorluk, medya görünürlüğü ve kadın sporuna artan toplumsal destek var. Türkiye Today’in uzman görüşlerine dayanan analizinde de Türkiye’nin kadın voleybolunda küresel marka haline gelmesinin temelinde uzun vadeli altyapı yatırımı, güçlü kulüp programları ve genç oyuncu gelişimi gösteriliyor.
Futbolda ise para var, ilgi var, taraftar var, yayın var, kavga var; ama sürdürülebilir başarıya dönüşen istikrarlı bir model yok. Financial Times’ın Türk futboluna dair değerlendirmesinde kulüplerin mali yapısındaki bozulma, borç yükü, yerli oyuncu yetiştirmedeki eksiklik ve dış müdahale algısı açıkça öne çıkıyor. Aynı analizde önde gelen kulüplerin 2022-23 sezonunda ciddi zararlar yazdığı, toplam banka borcunun 1 milyar euro civarına çıktığı ve birçok kulübün negatif özkaynakta olduğu aktarılıyor. The Guardian’ın 2025’te yazdığı bahis skandalı haberi ise Türk futbolunda güven krizinin sadece saha içi sonuçlarla sınırlı olmadığını, hakemlerden oyunculara uzanan daha derin bir bütünlük sorunu bulunduğunu gösteriyor.
Futbolda aklın önüne geçen uygulamalar var
Yani sorun “futbolcularımız yeteneksiz” meselesi değil. Türkiye’de yetenek var. Sorun, yeteneğin nasıl seçildiği, nasıl geliştirildiği, nasıl korunduğu ve nasıl takım haline getirildiği. Voleybolda oyuncu havuzu, kulüp disiplini ve milli takım kimliği birbirini besliyor. Futbolda ise kulüp çıkarı, menajer ilişkileri, yabancı oyuncu politikası, günü kurtaran transferler, teknik direktör değişiklikleri, sosyal medya baskısı ve federasyon tartışmaları çoğu zaman futbol aklının önüne geçiyor.
Dünyada bunun tersi örnekler var. Bazı ülkeler futbolu tamamen bırakmadı ama başarıyı sadece futbola bağlamadı. İngiltere, UK Sport üzerinden piyango ve kamu kaynaklarını Olimpik ve Paralimpik branşlara stratejik biçimde dağıtıyor; amaç, sporcuların uluslararası başarı potansiyelini artırmak. UK Sport, Los Angeles 2028 döngüsü için 50’den fazla spora 330 milyon sterlinlik rekor yatırım açıkladı. Avustralya da benzer şekilde sadece futbola değil, Olimpik ve Paralimpik spor sistemine yatırım yapıyor; Avustralya Spor Komisyonu 70 spor için 385 milyon Avustralya dolarlık yatırım paketini duyurdu. Bu ülkeler bize şunu söylüyor: Devlet aklı sporu sadece futbol tribünü üzerinden okumaz; sporcu gelişimi, bilim, tesis, antrenör, veri, sağlık ve uzun vadeli performans sistemi olarak okur.
Hollanda örneği de ilginç. Nüfusu büyük değil ama bisiklet, sürat pateni, yüzme, hokey ve futbol gibi branşlarda sürekli rekabetçi kalabiliyor. Bunun nedeni her branşı aynı ölçüde paraya boğmak değil; spor kültürü, yerel kulüp yapısı, antrenör kalitesi, planlama ve disiplin. Hollanda Spor Konseyi’nin elit sporun sürdürülebilir organizasyonu ve finansmanı üzerine yaptığı çalışma, başarının rastlantıya değil, uzun vadeli kurum tasarımına bağlanması gerektiğini vurguluyor.
Türkiye için de benzer bir model yazılabilir mi? Elbette yazılır. Ama bu modelin merkezinde hamaset değil, liyakat olmalı. Siyaset, kulüp baskısı, menajer ilişkileri, sosyal medya popülizmi ve günü kurtarma alışkanlığı kenara çekilmeli. Her branş için ayrı ayrı hedef konmalı. Altyapıdan A takıma geçiş yolu net olmalı. Antrenör eğitimi standart hale getirilmeli. Sporcu seçiminde isim değil form, yaş değil rol, popülerlik değil takım ihtiyacı öne çıkmalı. Milli takım kampı, bir ödül dağıtım yeri değil, en iyi uyumu verecek kadronun kurulduğu profesyonel alan olmalı.
Kupaları yıldızlardan önce takım ruhu kazanıyor
Takım ruhu dediğimiz şey de tam burada başlıyor. Futbol tarihinde bunun en güzel örneği Danimarka’nın 1992 Avrupa Şampiyonluğu. Danimarka aslında turnuvaya katılamamıştı. Yugoslavya, savaş ve yaptırımlar nedeniyle turnuvadan çıkarılınca UEFA, onun yerine grubun ikincisi Danimarka’yı davet etti. UEFA’nın kendi tarihçesi, Yugoslavya’nın Mayıs 1992’de turnuvadan çıkarıldığını ve yerini Danimarka’nın aldığını yazar. Danimarka kısa sürede toparlandı, İsveç’e gitti ve finalde Almanya’yı 2-0 yendi. Finalin gollerini John Jensen ve Kim Vilfort attı. UEFA’nın “son dakika katılımcısı” olarak anlattığı bu hikâyede teknik direktör Richard Møller Nielsen’in daveti aldığında mutfağını boyamayı planladığı bile anlatılır.
Burada efsaneyi de doğru anlatalım: “Tüm takım plajdan toplandı” ifadesi biraz abartılıdır. Ama bazı oyuncuların gerçekten tatil planına geçtiği, hazırlık süresinin çok kısa olduğu ve takımın turnuvaya neredeyse beklentisiz gittiği doğru. Eski Danimarkalı oyuncu John Sivebæk de oyuncuların bir kısmının tatildeyken çağrıldığını anlatır. Ama mucizenin asıl nedeni tatilden dönmek değil, takımın rolünü bilmesi, birbirine inanması ve üzerindeki baskının hafif olmasıydı.
Benzer hikâyeler başka turnuvalarda da var. Yunanistan 2004 Avrupa Şampiyonası’na büyük favori olarak gitmedi; hatta UEFA final yazısında Yunanistan’ın turnuva başında 80’e 1 dışarıdan görüldüğünü aktarır. Ama Otto Rehhagel’in takımı disiplin, rol paylaşımı ve savunma aklıyla Portekiz’i finalde 1-0 yendi. Golü Angelos Charisteas attı. Futbol tarihinde bazen en parlak yıldızlar değil, rolünü en iyi yapan oyuncular kupayı getirir.
Portekiz’in 2016 Avrupa Şampiyonluğu da buna örnek. Cristiano Ronaldo finalde sakatlanıp çıktı. Maçın kahramanı ise çoğu kişinin beklemediği bir isim oldu: Eder. 109. dakikada attığı golle Portekiz’e tarihinin ilk büyük kupasını getirdi. O gün bize bir kez daha şu dersi verdi: Büyük turnuvaları sadece yıldızlar değil, doğru zamanda doğru rolü üstlenen oyuncular kazanır.
Salvatore Schillaci’nin 1990 Dünya Kupası hikâyesi de farklı bir örnek. İtalya kupayı kazanamadı ama Schillaci, turnuvaya büyük yıldız olarak başlamadan, yedekten gelip altı gol attı; hem Altın Ayakkabı’yı hem Altın Top’u kazandı. FIFA’nın anlatımıyla neredeyse “hiç beklenmeyen” bir oyuncu turnuvanın yüzü haline geldi. Bu da seçimin sadece şöhrete göre değil, oyuncunun anlık formuna, açlığına ve rolüne göre yapılması gerektiğini gösteriyor.
Buradan Türkiye’ye dönersek, voleybolda başardığımız şey aslında futbola da ders olabilir. Voleybol bize şunu gösterdi: Kadın sporuna yatırım yapılırsa, altyapı sabırla kurulursa, kulüpler milli takımı beslerse, doğru hoca seçilir ve oyunculara güven verilirse Türkiye dünya çapında başarı kazanabiliyor. Futbolda ise milyonlarca Euro harcamak, yıldız transfer etmek, tribünleri doldurmak ve sürekli büyük laflar etmek yetmiyor.
Takım kurmak, kadro açıklamaktan başka bir iştir
Türkiye’nin sporda yeni modeli şu olmalı: Futbol dahil tüm branşlara ciddiyetle yaklaşmak, ama hiçbir branşı siyasi gösteri alanına çevirmemek. Voleybolda elde edilen başarıyı “tesadüf” diye değil, “model” diye okumak. Başarılı branşları ödüllendirmek, ama bu ödülü plansız popülizme değil, sürdürülebilir altyapıya çevirmek. Çocukların sadece futbol okuluna değil, voleybola, basketbola, atletizme, yüzmeye, jimnastiğe, güreşe, tekvandoya, hentbola, bisiklete de ulaşmasını sağlamak.
En önemlisi de şu: Takım kurmak, kadro açıklamaktan başka bir iştir. Danimarka 1992’de bunu gösterdi. Yunanistan 2004’te bunu gösterdi. Portekiz 2016’da bunu gösterdi. Voleybolcularımız da yıllardır bunu gösteriyor. Takım ruhu, herkesin aynı şeyi söylemesi değil; herkesin kendi rolünü bilmesi, birbirine güvenmesi ve ortak hedef için egosunu geri çekebilmesidir.
Futbolda da başarı gelecekse buradan gelecek. Daha fazla bağırarak değil, daha iyi planlayarak. Daha fazla para harcayarak değil, daha doğru yatırım yaparak. Daha fazla yıldız arayarak değil, daha iyi takım kurarak.
Filenin Sultanları bize zaten yolu gösterdi. Şimdi mesele, o yolu sadece alkışlamak mı, yoksa diğer branşlara da uygulamak mı?
Milli takım, en popüler oyuncuların toplamı değildir
Futbolun en büyük problemi bazen futbol olmaktan çıkıp, herkesin güç gösterisi yaptığı bir alana dönüşmesi. Milli takım seçimi bile zaman zaman sportif akıldan çok kamuoyu baskısı, kulüp dengesi, medya tartışması ve yönetim refleksiyle konuşuluyor. Oysa milli takım, en popüler oyuncuların toplamı değildir. En doğru rollerin, en doğru karakterlerin ve en güçlü takım duygusunun toplamıdır. Bu yüzden mesele futbola daha az para harcamak değil. Mesele parayı doğru yere harcamak. Altyapıya, antrenöre, veri analizine, sporcu sağlığına, psikolojiye, genç oyuncunun maç süresine, kulüp-federasyon koordinasyonuna, hakem güvenine ve liyakatli yönetime harcanmayan para, sonunda pahalı ama başarısız bir futbol endüstrisi yaratır.
