Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,3, bir önceki çeyreğe göre ise yüzde 1,1 büyüdü. Bu nedenle açıklanan rakamı ne bir kriz göstergesi ne de güçlü bir performans olarak okumak doğru olur. Ortada büyüyen, fakat belirgin biçimde yavaşlayan bir ekonomi var.
Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,3, bir önceki çeyreğe göre ise yüzde 1,1 büyüdü. Ekonomi teknik olarak daralmadı ve kesintisiz büyüme dönemi 24 çeyreğe ulaştı. Ancak yıllık büyüme piyasanın yüzde 2,8 civarındaki beklentisinin altında kaldı. Bu nedenle açıklanan rakamı ne bir kriz göstergesi ne de güçlü bir performans olarak okumak doğru olur. Ortada büyüyen, fakat belirgin biçimde yavaşlayan bir ekonomi var.
Yüzde 2,3’lük büyümenin tarihsel olarak nerede durduğu da önemli. Bu oran, Türkiye’nin 2008-2009 küresel krizi ve pandemi dışında gördüğü mutlak anlamda en düşük büyüme değil. Ekonomi 2016’nın üçüncü çeyreğinde daralmış, 2018’in son çeyreği ile 2019’un ilk iki çeyreğinde küçülmüş, 2019’un üçüncü çeyreğinde ise yalnızca yüzde 1 civarında büyümüştü. Buna karşılık yüzde 2,3’ün son on beş yılın en zayıf pozitif büyüme oranlarından biri olduğunu söylemek mümkün. Üstelik güncellenen seriye göre 2024’ün ikinci çeyreğinde büyüme yüzde 2,5, 2025’in ilk çeyreğinde ise yüzde 2,6 olmuştu.
2023 depremiyle karşılaştırma ise biraz farklı ele alınmalı. Depremin yaşandığı 2023’ün ilk çeyreğinde Türkiye ekonomisi yıllık yüzde 4 büyümüştü. Bunun nedeni depremin ekonomik kayıp yaratmaması değil; etkinin bölgesel kalması, kamu harcamaları, diğer sektörlerdeki faaliyet ve yıllık karşılaştırma yöntemiydi. Dolayısıyla bugünkü yüzde 2,3’lük oran, deprem çeyreğindeki ulusal büyümenin bile altında. Bu da yavaşlamanın ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.
“Dengeli” kelimesi tartışmalı hâle geliyor
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, özel tüketimin yüzde 3,5, yatırımların yüzde 0,6 arttığını ve net dış talebin de büyümeye olumlu katkı verdiğini belirterek ikinci çeyrekte “dengeli bir büyüme” gerçekleştiğini söyledi. Millî gelir muhasebesi bakımından bu cümlede doğruluk payı var. Hem iç talep hem de net ihracat büyümeye pozitif katkı verdi. Net ihracatın toplam büyümeye katkısı yaklaşık 0,6 puan oldu.
Ancak rakamların nasıl oluştuğuna bakınca “dengeli” kelimesi tartışmalı hâle geliyor. Çünkü dış ticaret büyümeye ihracat arttığı için değil, ithalat ihracattan daha hızlı gerilediği için olumlu katkı verdi. Bu, muhasebe açısından pozitif net ihracat katkısı demek. Ekonomik açıdan ise güçlü dış talep ve rekabetçi ihracat performansından çok, içerideki talebin ve ithalat ihtiyacının zayıfladığına işaret ediyor.
Başka bir ifadeyle Türkiye daha fazla mal ve hizmet satarak değil, daha az ithalat yaparak dış ticaretten büyüme katkısı aldı. Dolayısıyla ihracatın da küçüldüğü bir çeyreği güçlü ve sağlıklı bir dış dengeleme olarak sunmak kolay değil. Gerçek anlamda dengeli bir büyümede ihracat artar, yatırım güçlenir, üretim kapasitesi genişler ve ithalatın gerilemesi yalnızca talep daralmasından kaynaklanmaz. Eğer “denge” diye bahsedilen, can simidine sarılıp suyun üzerinde kalmak ya da ipin üzerinde yürümeye devam etmeyi başarmak ise belki daha anlamlı olur.
Sektörel dağılım daha açık bir uyarı veriyor
İç talebin yapısı da çok güçlü görünmüyor. Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 3,5 artarak büyümeye yaklaşık 2,3 puanla en büyük katkıyı verdi. Buna karşılık yatırımların artışı yalnızca yüzde 0,6, büyümeye katkısı ise yaklaşık 0,2 puan oldu. Üstelik mevsim etkilerinden arındırılmış verilere göre hanehalkı tüketimi bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 1,3 daraldı. Bu tablo, büyümenin yıllık karşılaştırmada hâlâ tüketimden beslendiğini, fakat tüketimin de çeyreklik olarak güç kaybettiğini gösteriyor.
Sektörel dağılım daha açık bir uyarı veriyor. En hızlı büyüyen sektör yüzde 13,3 ile tarım olmuş. Bilgi ve iletişim yüzde 8,6 büyümüş. Kamu yönetimi, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler yüzde 4, sanayi yüzde 2,4 artmış. Buna karşılık ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetleri yalnızca yüzde 0,5 büyümüş; inşaat ise yüzde 1,9 küçülmüş.
Tarımın güçlü büyümesi elbette olumlu, özellikle gıda arzı ve kırsal gelir açısından önemli. Ancak tarım üretimi hava koşullarından, önceki yılın düşük veya yüksek bazından ve ürün takviminden çok etkilenir. Bu nedenle yüzde 13,3’lük artışı ekonominin tamamına yayılmış kalıcı bir verimlilik sıçraması gibi görmek doğru olmaz. Nitekim tarımın toplam büyümeye katkısı yaklaşık 0,5 puan düzeyinde kaldı.
Bilgi ve iletişim sektöründeki yüzde 8,6’lık artış tablonun en güçlü ve yapısal açıdan en değerli tarafı. Dijital hizmetler, yazılım, veri ve iletişim yatırımlarındaki büyüme gelecekte verimliliği destekleyebilir. Ancak bu sektörün toplam ekonomi içindeki ağırlığı, geniş hizmetler ve sanayi kadar büyük değil. Tek başına ekonominin genel yavaşlamasını telafi etmesi mümkün görünmüyor.
Sanayinin yüzde 2,4 büyümesi, ilk çeyrekteki daralmanın ardından olumlu bir dönüş. Fakat burada da ayrıntı önemli. İkinci çeyrekte sanayi sektöründeki istihdam endeksi yıllık yüzde 2,2 azaldı. Haziran ayında sanayi üretimi de yıllık yüzde 1,4 geriledi. Dolayısıyla katma değerdeki artış henüz sanayi genelinde güçlü üretim ve istihdam canlanmasına dönüşmüş değil.
Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetlerindeki yüzde 0,5’lik artışa bakalım şimdi. Bu alanlar hem geniş istihdam yaratır hem de tüketici talebi, turizm ve günlük ekonomik hareketlilik hakkında önemli bilgi verir. Neredeyse sıfıra yaklaşan büyüme, ekonomideki yavaşlamanın yalnızca birkaç sanayi koluyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Turizm gelirlerinin ikinci çeyrekte yıllık yüzde 2,6, ziyaretçi sayısının yüzde 5,1 azalması da bu zayıflığı destekliyor.
İnşaatın yüzde 1,9 daralması da yüksek faizlerin ve finansmana erişim güçlüğünün etkisini gösteren bir başka işaret. Buna karşılık kamu yönetimi, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin yüzde 4; ürün üzerindeki vergiler eksi sübvansiyonların yüzde 3,3 büyümesi, manşet büyümenin bir bölümünün kamu ağırlıklı faaliyetlerden ve vergi tahsilatından geldiğini ortaya koyuyor. Bu kalemlerin katkısı değerlidir ancak özel sektör yatırımı ve üretken kapasite artışıyla aynı nitelikte değildir.
Bütün rakamlar birlikte değerlendirildiğinde Bakan Şimşek’in “dengeli büyüdük” ifadesi tartışmalı kalıyor. İç talep ve net dış talep aynı anda pozitif katkı verdiği için bir muhasebe dengesi var. Ancak yatırımlar çok zayıf, ihracat küçülüyor, ithalat daha sert daraldığı için net ihracat pozitif çıkıyor, geniş hizmetler neredeyse yerinde sayıyor ve inşaat küçülüyor.
Bu nedenle bana göre açıklanan tabloya “dengeli büyüme” yerine “yavaşlayan ve kaynakları daralan büyüme” demek daha doğru. Ekonomi daralmıyor, hatta çeyreklik yüzde 1,1’lik artış kısa vadeli hareketin tamamen durmadığını gösteriyor. Sanayinin yeniden büyümesi ve bilgi-iletişim sektörünün güçlü seyri de olumlu. Fakat yatırımın yüzde 0,6’da kalması, ihracatın gerilemesi ve tüketimin çeyreklik olarak daralması, önümüzdeki dönem için ciddi soru işaretleri bırakıyor.
Yüzde 2,3’lük sonuç bir kriz işareti değil, ama Türkiye’nin tarihsel büyüme kapasitesinin belirgin biçimde altında. Özellikle bu sonuç çok yüksek faizler, kredi sınırlamaları ve zayıflayan iç talep pahasına ortaya çıkmışsa, ekonomi politikasının karşı karşıya olduğu maliyet daha görünür hâle geliyor.
Büyümenin hızı kadar bileşimi de zayıflıyor
Gerçek anlamda dengeli büyüme için yalnızca tüketimin ve tarımın değil, özel yatırımların, ihracatın, sanayi istihdamının ve geniş hizmet sektörlerinin de birlikte güçlenmesi gerekir. İthalatın ihracattan daha hızlı düşmesiyle oluşan pozitif net dış talep kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Fakat bu yapı birkaç çeyrek daha devam ederse adına dengelenme değil, talep ve üretim kaybı demek gerekebilir.
Açıklanan büyüme rakamlarının verdiği asıl mesaj da bu: Türkiye ekonomisi hâlâ büyüyor, fakat büyümenin hızı kadar bileşimi de zayıflıyor.