Serkan Aksüyek
Bugünün dünyasında kalkınmışlık seviyesi yüksek ülkelerin, aynı zamanda kimya sektöründe önemli üreticiler olmaları elbette tesadüf değil. Kimya, onlarca üretim sektörünün doğrudan ya da dolaylı hammadde üreticisi olduğu için aynı zamanda stratejik özellik taşıyan bir sektör.
Türkiye’nin 1965 yılında Petkim’i kurarak ilk adımlarını attığı petrokimya sektöründe, bugünlerde “yerli üretimin yetersizliği” eleştirileri daha sık duyuluyor. Son olarak Ege Bölgesi Sanayi Odası Eski Başkanı ve Esen Şirketler Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Salih Esen’in, meslektaşlarımız Erhan Gülenç ve Sinan Doğan’a yaptığı açıklamalar sektörün gündeminde kalmaya devam ediyor. Salih Bey, kendi firması için de Petkim’den hammadde alamadığını belirtirken, kurucusu olduğu Menemen Plastik İhtisas OSB’nin yer seçimini yaparken bile Petkim’e yakın olmayı dikkate aldıklarını, ancak büyük hayal kırıklığına uğradıklarını belirtiyor. Ve ekliyor: “Petkim, petrokimya sektörüne yatırım şartıyla satıldı. Ama burnumuzun dibindeki bu tesisten bir ton bile hammadde alamıyoruz, aldatıldık.”
2008 yılında çoğunluk hissesi Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR’a satılarak özelleştirilen Petkim, 18 yıl önce iç pazarın yaklaşık yüzde 20’sinin ihtiyacını karşılarken, bugün bu oran yüzde 7’ye kadar gerilemiş durumda. Handiyse yarın sabah Petkim’in kapısına tümden kilit vursak, çok fazla bir sorun olmayacakmış gibi görünüyor. Pekâlâ iş bu kadar basit mi? Elbette değil.
YERLİ ÜRETİM YOK GİBİ
Yerli üretimin olmaması, petrokimyasal ürünlerde iç pazarın tamamıyla ithalata teslim olması, yurt dışındaki üreticilerin istediği fiyatı yerli üreticilere dayatabilmesi anlamına geliyor. Bu durum kuşkusuz can havli ile üretim yapmaya çalışan, girdi maliyetleri resmi enflasyonun en az iki katı oranda artan üreticilerin yok olmaya itilmesi demek. Ancak asıl ve yapısal olan sorun, Türkiye’de yerli petrokimya üretimindeki seviyelerin “yok” denecek seviyelerde kalmasında yatıyor.
Rakamlara bir göz gezdirelim mi? Türkiye’de imalat yapan pek çok sektörün temel girdisi olan ve kısaca PVC olarak bildiğimiz Polivinil Klorür’de yerli üretim kapasitesi 150 bin ton iken bunun ancak 100 bin tonu üretilebiliyor. Türkiye’nin tüketimi ise 861 bin ton. Polipropilende (PP) ise durum daha feci. Petkim’in üretim kapasitesi sadece 144 bin ton. Bu üretimin tamamını gerçekleştirse bile ülke genelindeki PP tüketimi 2 milyon 300 bin ton gibi astronomik seviyede. PET’in temel hammaddesi olan PTA’da (Saf Tereftalik Asit) yerli üretim kapasitesi 105 bin ton gibi neredeyse ihmal edilebilir seviyede. Buna karşılık tüketim 1 milyon 200 bin ton. Yüksek Yoğunluklu Polietilen’de (YYPE) 96 bin ton üretime karşılık 850 bin ton tüketim var. Alçak Yoğunluklu Polietilen’de ise (AYPE) 350 bin tona yaklaşan üretim ile denge bir nebze sağlanmasına rağmen, yine de tüketim üretim dengesi yarı yarıya.
DÜNYADA İKİNCİ BÜYÜK İTHALATÇI
Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Gelmek istediğim nokta şu: Küresel ölçekteki petrokimya üreticileri bu kapasitelerin çok çok uzağında artık. Pahalı bir hammadde olan nafta bazlı üretim yapan Petkim’in, bu minimal üretim kapasiteleri ile rekabetçi olmak bir yana kâr edebilmesi de olası değil. Naftayı parçalayarak 600 bin ton seviyesinde etilen üretebilen Petkim’e karşılık, Ortadoğu’da ve Uzakdoğu’da devreye giren petrokimya tesislerinin etilen üretim kapasiteleri 2 milyon tondan başlıyor.
Bugünkü üretim kapasitesi 35-40 yıl öncesinin Türkiyesi’ne yetiyordu kuşkusuz. Ancak köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye bugün 12 milyar doların üzerinde petrokimyasal hammadde ithal eden ülke olarak Çin’den sonra dünyanın ikinci sırasında. Türk kimya sektörü 2025 yılında 32 milyar dolar seviyesinde ihracata imza atarken, akıllara zarar bir ithalatın da adresi oluyor. Çünkü termoplastik hammadelerin tüketim hızı, ülkenin büyüme hızından en az iki kat fazla artıyor. Ve Türkiye’nin bu alanda gerçek ithalat rakamına ulaşmak bile çoğu zaman mümkün olmuyor.
ÇÖZÜM TOGG BENZERİ MODELDE
Pekâlâ çözüm ne? Çözüm, devletin bizzat içinde olarak oyun kurucu olduğu, Türkiye’nin en büyük üretici şirketlerinin yer aldığı bir entegrasyon yatırımını kurgulamakta. Nasıl ki hiç ihtiyacımız yokken, sırf siyasi bir gösteri olsun diye yılda sadece 30 bin adet ürettiğimiz TOGG otomobiline kamu kaynaklarını aktardıysak, gerçek ihtiyacımız olan petrokimya tesis(ler)inin üretimine de destek verelim. Devlet – özel sektör birlikteliği, ilk aşamada Petkim’in ve diğer şirketlerimizin ürettikleri ürünleri değil, ülkemizde üretilmeyen ya da çok yüksek oranda ithalata bağımlı olduğumuz katı ve sıvı petrokimyasalları üretebilir. Kamu otoritesi tüm paydaşları bir masa etrafında toplayarak bu planlamayı rahatlıkla yapabilir. Petrokimya; bilgi, sermaye ve teknoloji yoğun bir sektör. Dolayısıyla tüm yatırımları özel sektörden beklemek hayal görmekle eşdeğer…
Devlet Petkim’i kurdu, büyüttü ve özelleştirdi. Yeniden ve tam entegrasyona dayalı bir petrokimya kompleksi rahatlıkla kurabilir. Dünyanın en büyük petrokimya şirketlerinin kamu yönetimi ağırlıklı ya da devletin ortaklığındaki şirketler olduğu unutulmamalı. Türkiye’de petrokimya sektöründe kim hangi üretimi yaparsa yapsın, bir başkasına rakip olamaz. Bu yatırım aynı zamanda Türkiye’nin dış ticaret açığı ve cari açığına da pozitif yönde etki edecek.
1960’LARDAN DAHA KOLAY
Ezcümle… Devletin dünyadaki gelişmeleri ve sektörel trendleri doğru okuyarak, ölçek ekonomisini gözeterek yeniden petrokimya sektörüne yatırımcı olarak girmesi gerektiğini düşünüyorum. Özel sektörün mevcut ve planlanan yatırımlarını engellemeden ve onlara rakip olmadan, petrokimyaya rahatlıkla yatırım yapılabilir. Başlığa dönüyorum…Türkiye petrokimyada mevcut üretim yapısıyla treni çoktan kaçırmış durumda. Yeni bir hikâye yazmak, ithalat cenneti olmaktan kurtulmak, 1960’lı yılların Türkiyesi’ne göre çok daha kolay. Bizden yazması…