MURAT YAPICI - MY ADVISOR ULUSLARARASI DANIŞMANLIK ŞİRKETİ KURUCUSU
DTÖ sisteminin en güçlü savunucularından biri olan AB’nin, tarife müzakeresi mekanizmasını fiilen kalıcı bir korunma aracına dönüştürmesi ciddi bir normatif çelişki yaratmaktadır. Daha da önemlisi, bu yaklaşımın emsal teşkil etme riski bulunmaktadır.
Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü Korunma Önlemleri Anlaşması çerçevesinde yürüttüğü soruşturma neticesinde, artan ithalatın yerli üretime ciddi zarar verdiği gerekçesiyle 2018 yılından bu yana çelikte tarife kotası (kota içi %0, kota aşımında %25) şeklinde korunma önlemi uygulamaktadır. Söz konusu önlemlerin yasal süresi 30 Haziran 2026’da sona ermektedir. Mevcut kurallar çerçevesinde korunma önlemlerinin azami süresi 8 yıl olup, bu haliyle uzatılması mümkün değildir.
Doğru teşhis, yanlış tedaviyle birleşiyor
Ancak AB önlemleri “bitirmek” niyetinde değildir. Çünkü dünya çelik üretim kapasitesi yaklaşık 2,5 milyar ton seviyesindeyken tüketim 1,9 milyar ton civarındadır. Yaklaşık 600 milyon tonluk kapasite fazlasının önemli bir kısmı Çin kaynaklıdır. AB’nin teşhisi doğrudur: Sorun konjonktürel değil, yapısaldır. Ancak tartışma tam da bu noktada başlıyor: Doğru teşhis, yanlış tedaviyle birleşmektedir.
Bu nedenle Brüksel yeni bir yol denemektedir. 7 Ekim 2025’te açıklanan taslakta, bu kez araç olarak GATT Madde XXVIII çerçevesinde tarife tavizlerinin yeniden müzakere edilmesi öngörülmektedir. Başka bir ifadeyle, geçici bir korunma önlemi yerine kalıcı ve daha sert bir ticaret kısıtlaması tesis edilmek istenmektedir.
Taslak düzenleme, vergisiz kota miktarının %47 oranında azaltılarak 18,3 milyon tona indirilmesini ve kota dışı ithalata uygulanan vergilerin %50 seviyesine çıkarılmasını öngörmektedir. Yeni düzenleme, ithalatın pazar payını mevcut yaklaşık %20 seviyesinden 2013 yılındaki %13 seviyesine geri çekmeyi hedeflemektedir. Ayrıca, ülke kotalarından yararlanabilmek için menşe kurallarını sıkılaştırarak ergitmeden üretim (melt and pour) koşulu getirmektedir. Bu yeni rejim yalnızca Çin’i değil, Türkiye gibi önemli ve kurallara uyumlu tedarikçileri de doğrudan hedef almaktadır.
Bu yazıda söz konusu önerinin özünde DTÖ kuralları ile ne ölçüde bağdaştığını sorgulamak istiyorum.
Bu yaklaşım, AB’nin çelikte daha kontrollü bir ithalat rejimi kurma isteğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak asıl soru şudur: Yeni model gerçekten kurallar içinde mi kalmaktadır, yoksa kurallara uyar gibi yaparak onların etrafından mı dolaşmaktadır?
GATT Madde XXVIII, tarifelerin yeniden müzakere edilmesine imkân tanımaktadır. Ancak bu mekanizma, başlıca ihracatçı ülkelerle müzakere edilmesini ve karşılığında telafi edici tavizler verilmesini gerektirir. Amaç, ticari dengenin korunmasıdır. Oysa önerilen modelin bu klasik denge anlayışını fiilen baypas ettiği yönünde ciddi emareler bulunmaktadır.
Zira AB’nin, çelikte daha yüksek tarifeleri kabul ettirmek amacıyla tarife kotası sistemi üzerinden yapay bir denge kurmayı hedeflediği anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım, müzakere gücünün asimetrik kullanımı yoluyla ticaret ortaklarına belirli bir sonucu dayatan bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
Ayrıca, ülke kotaları DTÖ hukukunda “daha az lehte muamele” olarak nitelendirebilecek ayrımcı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin kotaları hızla dolduğu için ihracatı fiilen kısıtlanırken, kotasını doldurmayan ülkeler bakımından aynı ölçüde bir sınırlama söz konusu olmamaktadır.
Daha hedefe yönelik araçların kullanılması mümkün
Öte yandan, AB’nin karşı karşıya olduğu sorunun kaynağı büyük ölçüde belirli ülkelerden kaynaklanan kapasite fazlası ve devlet destekleridir. Bu noktada daha hedefe yönelik araçların kullanılması mümkündür. Anti-damping ve anti-sübvansiyon önlemleri ile menşe kurallarında “melt and pour” gibi daha sıkı kriterler, sorunun kaynağını doğrudan hedef alabilecek araçlardır.
Buna rağmen, tüm tedarikçileri kapsayan geniş bir kısıtlama tercih edilmektedir. Bu tercih, bazı ticaret ortakları açısından açık biçimde orantısız sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle Türkiye gibi, AB ile uzun yıllara dayanan ticari entegrasyonu bulunan ve çelik sektöründe devlet yardımı uygulamayan ülkelerin de aynı rejime tabi tutulması, önlemin hedefi ile kapsamı arasındaki uyumsuzluğu açıkça ortaya koymaktadır.
Üstelik mesele yalnızca DTÖ kurallarıyla sınırlı değildir. AB’nin taraf olduğu serbest ticaret anlaşmaları da bu çerçevede ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Örneğin, Türkiye ile yürürlükte bulunan Gümrük Birliği ve AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması, taraflar arasında ticaretin serbestleştirilmesini esas almaktadır. Bu bağlamda, pazar erişimini fiilen sınırlayan yeni bir sistemin bu yükümlülüklerle nasıl bağdaştırılacağı belirsizliğini korumaktadır.
AB bir taraftan DTÖ kurallarına bağlılığını vurgularken, diğer taraftan mevcut sistemin sınırlarını zorlayan bir model geliştirmektedir. Bu durum, GATT’ın güvenlik istisnasına dayanarak ABD’nin uyguladığı ilave gümrük vergilerine benzer şekilde, kuralların etrafından dolanma tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır.
Bu tablo, daha geniş bir sistemik riske işaret etmektedir.
DTÖ sisteminin en güçlü savunucularından biri olan AB’nin, tarife müzakeresi mekanizmasını fiilen kalıcı bir korunma aracına dönüştürmesi ciddi bir normatif çelişki yaratmaktadır. Daha da önemlisi, bu yaklaşımın emsal teşkil etme riski bulunmaktadır. Bu modelin yaygınlaşması halinde, ülkelerin geçici ve kurallara bağlı ticaret politikası araçları yerine doğrudan tarifelerini yeniden müzakere ederek, hatta tek taraflı olarak artırma yoluna yönelmeleri kaçınılmaz hale gelecektir.
Sonuç olarak, ABD’nin uzun süredir zayıflattığı DTÖ sistemine yönelik en ciddi kurumsal aşınmalardan birinin bu kez AB tarafından gerçekleştirilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.