MURAT YAPICI - MY ADVISOR ULUSLARARASI DANIŞMANLIK ŞİRKETİ KURUCUSU
Avrupa Birliği (AB), 2018 yılından bu yana çelik ithalatına karşı tarife kotası şeklinde korunma önlemi uygulamaktadır. Mevcut sistemde yıllık yaklaşık 33,8 milyon tonluk ithalat vergiden muaf tutulurken, bu kotanın aşılması halinde %25 oranında gümrük vergisi uygulanmaktadır. Türkiye dahil başlıca ihracatçı ülkelere ülke bazlı kotalar tahsis edilmiştir.
Mevcut kota rejimi, çoğu zaman gözden kaçan bir şekilde, Türkiye lehine önemli sonuçlar doğurmuştur. Ancak AB’nin 7 Ekim 2025 tarihinde açıkladığı yeni düzenleme taslağı, bu avantajı ortadan kaldırmakla kalmayacak, Türkiye’yi orantısız biçimde olumsuz etkileyecek bir yapı oluşturacaktır.
Ticaret sapması ve Türkiye’nin yükselişi
AB’nin 2015 yılında başta Çin olmak üzere bazı ülkelere uyguladığı anti-damping ve sübvansiyon önlemleri, pazarda bir arz boşluğu yaratmış ve bu durum ticaret sapması yoluyla Türkiye’yi öne çıkan tedarikçilerden biri haline getirmiştir. Nitekim Türkiye’nin AB’ye ilgili çelik ihracatı 2015’te 2,2 milyon tondan (1,3 milyar avro) 2018’de 7,4 milyon tona (4,5 milyar avro) yükselmiştir. 2020’de pandemi ve 2022’de Rusya’ya yönelik yaptırımlar da bu konumu daha da güçlendirmiştir.
Kota rejimi beklenenin aksine lehte etki yaratmıştır
2018’de devreye alınan kota sistemi, ilk bakışta kısıtlayıcı görünse de uygulamada Türkiye lehine sonuçlar doğurmuştur. Başat ürünlerde belirlenen yaklaşık 3,9 milyon tonluk ülke kotası, 2015–2017 dönemindeki yüksek ihracat performansı sayesinde avantajlı bir bazdan tespit edilmiştir.
Ayrıca, galvanizli sac gibi ülke kotası bulunmayan ancak rekabet gücünün yüksek olduğu ürünlerde Türkiye, genel kotadan en fazla yararlanan tedarikçilerden biri olmuştur. Sıcak haddelenmiş yassı çelik, filmaşin, inşaat demiri, profil ve boru gibi ürünlerde kotaların hızla dolması, Türkiye’nin AB pazarındaki güçlü konumunu teyit etmiştir.
Galvanizli yassı çelikte de ihracat 2015’te 65 bin tondan 2021’de 1,4 milyon tona çıkmış, ancak 2022’de getirilen anti-damping vergileriyle 680 bin tona gerilemiştir.
Yeni model: Daha dar
kota, daha yüksek vergi
Avrupa Birliği’nin 7 Ekim 2025 tarihinde açıkladığı yeni düzenleme taslağı, mevcut sistemde köklü bir değişiklik öngörmektedir. Buna göre:
Vergisiz kota miktarı yaklaşık %47 oranında azaltılarak 18,3 milyon tona düşürülecek,
Kota dışı ithalata uygulanan vergi oranı %25’ten %50’ye çıkarılacak,
Ülke kotalarından yararlanabilmek için ergitmeden üretim (melt and pour) gibi daha katı menşe kuralları getirilecektir.
Bu düzenleme ile AB’nin amacı, ithalatın pazar payını mevcut yaklaşık %20 seviyesinden 2013 yılındaki %13 seviyesine geri çekmektir.
Neden Türkiye ve haddehaneler daha fazla etkilenecek?
Yeni modelin en kritik özelliği, etkilerinin ülkeler arasında simetrik olmamasıdır. Türkiye’nin kotalarını en hızlı ve en yüksek oranda kullanan ülkelerden biri olması nedeniyle, kota daralması Türkiye üzerinde doğrudan ve yüksek bir etki yaratacaktır. Buna karşılık, kotalarını tam kullanamayan ülkelerde etki daha sınırlı kalacaktır.
Öte yandan, “ergitmeden üretim” şartı, ithal girdiyle üretim yapan haddehaneler için ciddi bir kısıt getirmektedir. Bu tesisler AB pazarına erişimde zorlanacak ve yurtiçindeki entegre tesislere bağımlı hale gelecektir. Bu da maliyet artışı ve rekabet gücü kaybı anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, yeni düzenleme hem ülke bazında hem de sektör içinde asimetrik bir etki yaratarak Türkiye’yi ve özellikle belirli üretim segmentlerini orantısız biçimde olumsuz etkileyecektir.
2 milyar Euroluk ihracat kaybı riski
2025 yılı itibarıyla toplam kota miktarı yaklaşık 33,4 milyon ton seviyesindeyken, Türkiye’nin AB’ye çelik ihracatı yaklaşık 6 milyon ton ve 4 milyar Euro düzeyindedir.
Kota miktarının yaklaşık yarı yarıya azaltılması ve gümrük vergisinin %50’ye çıkması dikkate alındığında, basit bir oransal hesaplama dahi Türkiye’nin ihracatında yaklaşık 2 milyar avroluk bir kayıp riski bulunduğuna işaret etmektedir.
Sonuç: Yapısal bir dezavantaja doğru
Mevcut kota sistemi beklenenin aksine Türkiye lehine işlemiş ve AB pazarındaki konumunu güçlendirmiştir. Ancak önerilen yeni model, bu avantajı ortadan kaldırarak Türkiye’nin rekabet gücünü zayıflatma riski taşımaktadır.
Bu nedenle söz konusu düzenleme, yalnızca geçici bir daralma değil, Türkiye’nin AB pazarındaki yerini yapısal olarak geriletebilecek bir politika değişikliği niteliğindedir.
Geçtiğimiz hafta bu yaklaşımın DTÖ kurallarıyla uyumsuzluğu ve çok taraflı sistem üzerindeki etkilerini ele almıştım. Bu yazının devamında ise, DTÖ, Gümrük Birliği ve AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması çerçevesinde Türkiye’nin politika seçeneklerini değerlendireceğim.