Türkiye’de kentleşme süreci çoğu zaman plansız ve rant odaklı ilerledi. Beton yoğunluğu yüksek, yeşil alanları sınırlı, insan doğasına aykırı kentlerde yaşıyoruz. Bu durum yalnızca estetik bir sorun değil. Yaşam kalitesi, ruh sağlığı ve sosyal uyum açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor.
Kalkınma ekonomisi perspektifinden bakıldığında, son 20 yılın çarpıcı eleştirel söylemlerinden başında “paranın betona gömülmesi” geliyor. Türkiye’nin Avrupa’nın hazır beton üretiminde zirvede, dünyada ise üst sıralarda yer alması bu eleştirileri daha da görünür kılıyor olabilir. Eleştirilerin odağında; betonla kalkınan bir ülke örneği var mı? Güney Kore de betonla mı kalkındı? Neden her yer AVM ve konutla dolu? gibi sorular var. Bu sorular aynı zamanda sosyolojik bir huzursuzluğu da yansıtıyor.
Fiziki altyapı olmadan olmaz
Meseleyi slogan düzeyinde ele almak yerine, daha analitik bir çerçeveye oturtalım. Açık konuşalım: Betona yatırım yapmak zorundayız. 86 milyonluk bir nüfusun barınma ihtiyacını karşılamak, artan kentleşmeyi yönetmek ve turizm gibi döviz kazandırıcı faaliyetleri sürdürebilmek için fiziksel altyapı gerekiyor. Yollar, hastaneler, havalimanları, oteller ve konutlar “çalı çırpı” ile inşa edilmiyor. Üretim ekonomisi gibi, hizmet ekonomisi de güçlü bir fiziki altyapıya ihtiyaç duyuyor. Örneğin AVM’ler de yalnızca tüketim mekânı değil; aynı zamanda istihdam, lojistik ve kent içi sosyal etkileşim alanları. Gayrimenkul ekonomisi ofis, yaşlı-öğrenci evleri ve veri merkezi gibi geniş bir yelpazeye sahip. Bu nedenle sorunu, betonun varlığı üzerinden değil, onun nasıl ve hangi önceliklerle kullanıldığı üzerinden ele almak daha doğru görünüyor.
Asıl problem: Yeşil eksikliği
Türkiye’de kentleşme süreci çoğu zaman plansız ve rant odaklı ilerledi. Beton yoğunluğu yüksek, yeşil alanları sınırlı, insan doğasına aykırı kentlerde yaşıyoruz. Bu durum yalnızca estetik bir sorun değil. Yaşam kalitesi, ruh sağlığı ve sosyal uyum açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor. Beton eleştirisinin arkasındaki tepkinin önemli bir kısmı, aslında bu “yeşil yoksunluğu”ndan kaynaklanıyor. İstatistikler de öyle diyor. Otoban kenarında piknik yapan vatandaşımız da. Vatanımız cennet, ama kentleşmemiz plansız.
Rant, planlama ve kentleşmenin tarihsel yükü
Ülkemizde imar süreçleri, planlama zaafları ve rant mekanizması, şehirlerin bugünkü formunu belirleyen temel unsurlar arasında. Ruşen Keleş hocamız yıllar önce: “toplumun rant arayışçıları dışında hiçbir kesimine kazanç sağlamayan, toplumsal maliyeti çok yüksek bir kentleşme karşısında” olduğumuzu söylemişti.1 Günümüzde de dikey mimarinin kente ihanet olduğunu söylüyoruz. 1950’lerden itibaren hızlanan göç, gecekondulaşma ve ardından gelen imar afları, günümüzde taş çölü görünümündeki kent dokusunun temelini oluşturdu. Bu nedenle “beton tepkisi”, aynı zamanda gelir/servet dağılımı ve fırsat eşitsizliği tartışmalarının da bir yansıması olarak görülmeli.
Kaynak tahsisi tartışması: Sanayi mi, inşaat mı?
Sermayeyi betona gömme odağındaki eleştiriler aslında sınırlı kaynakların daha yüksek katma değerli sektörlere neden yönlendirilmediğini gündeme getiriyor. Fırsat maliyeti üzerinden izlenen yanlış politikaları vurguluyor. Türkiye’nin de Çin, Güney Kore ve Tayvan gibi bir teknolojik dönüşüme ihtiyacı olduğu açık. Ancak bu, fiziki sermaye yatırımlarının tamamen gereksiz olduğu anlamına da gelmiyor. Asıl mesele belki de; inşaat-teknoloji ve beton-bilgi ekonomileri arasında sağlıklı bir denge kurabilmekte, “Endüstri 5.0”ın doğasına uygun bir sanayileşme anlayışının egemen olmasında.
Sonuç: Bu bir model eleştirisi
Paraya betona gömme söylemi bir sistem eleştirisidir. Bu ifade ile üretkenliği düşük, teknolojik katma değer üretmeyen ve sürdürülebilir büyüme yerine kısa vadeli rantı önceleyen bir ekonomik model eleştirilmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, daha az beton değil; daha akıllı, daha sürdürülebilir ve daha planlı kentleşmedir. Bunun üzerine inşa edilecek üretken, yenilikçi ve kapsayıcı bir ekonomik model gerçek kalkınmanın anahtarı olabilir.
[1] Keleş, R. (2010). Türkiye’de Kentleşme Kime Ne Kazandırıyor?. İdealkent, 1(1), 28-31.