Uzunca bir süredir gözler ocak ayında gerçekleşecek enflasyon verisine çevrilmişti. Zira Merkez Bankası’nın, ocak ayında faiz indirimini 100 baz puanla sınırlı tutması ve faiz kararına ilişkin basın açıklama metninde ocak ayında enflasyonun yükseleceğini belirtmesi, piyasalardaki endişeyi güçlendirmişti.
Bu beklentiler ne yazık ki gerçekleşen ocak ayı enflasyonuyla doğrulandı. Ocak ayında tüketici enflasyonu yüzde 4,8 ile beklentilerin de üzerinde yüksek bir artış kaydetti.
Bu veri, yürütülen makro finansal istikrar programı açısından olumsuz bir tabloyu ortaya koydu. Zira söz konusu oran, 2005 yılından bu yana açıklanan ocak ayı enflasyonları arasında en yüksek oranlardan biri oldu.
Gıda etkisiyle başlayan artış, çekirdeğe yayılan risk
Aylık enflasyonu tetikleyen ana unsur gıda fiyatları olsa da mevsimsellikten arındırılmış göstergelere baktığımızda tabloyu yalnızca gıda ile açıklamak mümkün görünmüyor. Gerek hizmet gerekse mal enflasyonunda ana eğilim, Merkez Bankası’nın hedeflediği patikadan belirgin biçimde uzaklaşmış durumda.
Nitekim Merkez Bankası’nın yayımladığı Aylık Fiyat Gelişmeleri raporu da ocak ayındaki fiyat artışlarının kurum açısından endişe verici olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, enflasyon sorununun geçici bir dalgalanmanın ötesinde, daha yapısal bir nitelik kazandığına işaret ediyor.
Şubat ayı enflasyonuna ilişkin beklentiler de yüksek
Şubat ayı enflasyonunun nasıl gerçekleşeceğini bugünden net olarak bilmek mümkün değil. Ancak öncü göstergeler ve enflasyon eğilimine ilişkin veriler, şubat ayında da mevsimsel dinamiklerin üzerinde bir gerçekleşmeye işaret ediyor. Bu da dezenflasyon sürecinin beklenenden daha zorlu ilerleyebileceğini gösteriyor.
Güven için net ve kararlı duruş şart
Gelinen noktada, uzun süredir uygulanan makro finansal istikrar programının devamı ve güvenilirliğinin korunması açısından kritik bir eşikteyiz. Reel sektörün, piyasa oyuncularının ve hanehalkının Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele konusundaki kararlılığını net biçimde görmesi gerekiyor.
Bu kararlılığın en temel ve en anlaşılır göstergesi ise faiz politikasıdır. Merkez Bankası’nın faiz kararları, enflasyon hedefine ne ölçüde bağlı olunduğunun en somut yansımasıdır. Faiz oranı enflasyon hedefiyle uyumlu olmadığında, destekleyici olması beklenen makro ihtiyati politikalar da maalesef etkin olamamakta, hatta ekonomik faaliyet üzerinde ters yönde kısıtlayıcı sonuçlar doğurabilmektedir.
Gözler enflasyon raporunda
Bu aşamada tüm dikkatler, Merkez Bankası’nın önümüzdeki hafta yayımlayacağı Enflasyon Raporu ile Başkan’ın gerçekleştireceği basın toplantısına çevrilmiş durumda. Piyasanın, reel sektörün ve hanehalkının bu toplantıda duymak isteyeceği en temel mesaj, enflasyonla mücadelede kararlılığın açık ve net biçimde ortaya konması olacaktır.
Ocak ayında yüksek gelen enflasyonun yalnızca “aylık bir sapma” olarak değerlendirilmesi yerine, enflasyon sorununun ciddiyetle ele alındığını ve Banka’nın elindeki tüm araçları gerektiğinde etkin biçimde kullanmaya hazır olduğunu gösteren güven verici mesajlar, yıl sonunda enflasyonun korkulduğu gibi yüzde 25’ler civarında gerçekleşmemesi açısından kritik önem taşıyor.
Programın başarısı sonuçların hissedilmesine bağlı
Üçüncü yılını tamamlamak üzere olduğumuz makro istikrar programının temel hedeflerinden biri, enflasyonda düşük ve öngörülebilir bir düzeyin tesis edilmesidir. Zira enflasyonu baskılamak amacıyla uygulanan yüksek faiz, değerli kur, bütçe harcamalarında konsolidasyon, ücret artışlarının sınırlanması ve finansmana erişimin kısıtlanması gibi politikaların reel sektör ve hanehalkı üzerindeki yükünün kabul edilebilir düzeyde kalabilmesi, programın somut sonuçlarının toplum tarafından hissedilmesine bağlıdır. Aksi halde ekonomik bedelin toplumsal desteği aşındırması kaçınılmaz olacaktır.
