NATO bir örgüt olarak varlığını sürdürmekle birlikte, bir ittifak oluşturduğu şüphelidir.
Bir dizi vesileyi kullanarak Donald Trump ülkesinin bir noktada NATO’dan ayrılabileceğini ifade etmiş bulunuyor. Bu konudaki genel düşünce, ABD’nin NATO’dan ayrılması durumunda, ittifakın sona ereceğidir. Sanıyorum yaşlı okuyucular daha iyi hatırlayacaklardır, zamanında CENTO diye bir ittifak vardı. Siyasi olarak Irak ihtilalinden sonra sona ermekle birlikte, bir örgüt olarak 1979’da diğer üyelerin de çekilmesine kadar varlığını sürdürdü. Ankara’da diplomatik dokunulmazlığı olan bir genel sekreter, ona ait şoförlü bir araç, dolgun bir maaş ve güzel bir ikametgah. Tek eksik, yapacak bir işin olmamasıydı. Acaba NATO için de benzer bir gözlemde bulunabilir miyiz?
Eğer bir ittifakın hasım olarak tanımladığı ülkeler, o ittifakın gereğinde kendilerine karşı harekete geçebileceğine inanıyorlarsa, ittifak amacına ulaşmış demektir. NATO, Sovyetlerin Batı Avrupa yönünde ilerlemesini durdurmak maksadıyla Amerikan önderliğinde kurulmuştu. İlk kurulduğunda benimsediği savunma doktrini kitlevi mukabele idi. Bu, Sovyetlerin Batı’ya doğru genişleme eğilimi sergilemeleri durumunda Amerikan nükleer stoklarının harekete geçirileceği anlamına geliyordu. Daha sonraları Sovyetlerin Amerikan kıtasına erişebilecek nitelikte silahlar imal etmeye başladıkları anlaşılınca, kitlevi mukabele terk edilmiş, yerini esnek mukabele almıştır. Buna göre Sovyet saldırganlığı hangi düzeyde gerçekleşirse, o düzeyde cevaplandırılacaktı.
Çatışmanın tırmanması, Kuzey Amerika’nın, özellikle New York ve Washington’un hedefler arasına girmesi olasılığı karşısında, acaba Amerika Kıta Avrupa’sına dönük bir Sovyet saldırısı gerçekleşirse nükleer silah kullanır mıydı? Belki evet, belki hayır. Kimse bu sorunun cevabını bilmiyordu. Ancak Amerika’nın böyle bir riski göze alma olasılığı vardı ve bu olasılık devam ettiği sürece Sovyetler, Batı Avrupa’ya saldırmaktan cayacaklardı. Yine de hemen ekleyelim ki, ABD, kıtada da kapsamlı bir konvansiyonel kabiliyeti haizdi; böylece Sovyetleri daha nükleer aşamaya gelmeden durdurabileceğini hesap ediyordu.
Avrupa’yı savunmanın maliyeti muvacehesinde, Amerika Avrupa’nın kendini savunma maliyetine daha çok katkıda bulunması gerektiği konusunda sürekli şikayetçi oluyor, Avrupa ekonomilerinin çok iyi durumda olduğuna işaret ediyordu. Avrupalılar, Amerikan ısrarları karşısında muhtelif sebeplerle duyarsız davrandılar. Bir kere, Amerika’nın Avrupa’daki askeri varlığının Amerikan savunmasının ilk hattı olduğuna inandıklarından, kendilerinin katkıda bulunmaksızın Amerikan savunması tarafından korunacaklarını düşünüyorlardı. İkinci olarak, Amerikan savunma harcamalarının yüksek olmasının sadece Avrupa’dan kaynaklanmadığına, bu ülkenin dünya lideri olarak her yerde askeri varlık göstermesinin tabii sonucu olduğuna inanıyorlardı. Üçüncü olarak, iktisadi refahlarının kısmen savunma harcamalarının düşük olmasından ileri geldiğini ve siyaseten bunu değiştiremeyeceklerini değerlendiriyorlardı. Savunma alanında Avrupa katkısının yetmezliğinin Amerika’da yarattığı derin kızgınlığı pek anlamadıkları da anlaşılıyor. Son olarak, tarihi nedenlerden dolayı, Almanya kendi savunma imkanlarını fazla geliştirmek istemiyordu.
Birçok Amerikalı, Trump’ın düşüncesini paylaşıyor
İlk döneminde Başkan Trump ülkesinin Avrupa savunmasına katkısını azaltmak istediğini, belki de Avrupa’dan çekilmeyi düşüneceğini ifade etmişti. Ancak Biden göreve gelince, Amerikan yönetimi Avrupalı dostlarını ülkelerinin kıta savunmasından çekilmeyeceği konusunda ikna etmeye özel önem verdi. Trump ise tekrar göreve gelince Avrupa’yı savunmak istemediğini daha açık bir şekilde söylemekten çekinmedi. Korkarım ki, birçok Amerikalı da bu düşünceyi paylaşıyor. Kesin bir beyanda bulunmamakla birlikte, Trump Amerika’nın Avrupa savunmasından çekilebileceğini ifade etmiş bulunuyor. Son zamanlarda bu tartışmaya bir de Grönland’ın mülkiyetini ele geçirmeyi ekledi. NATO’nun Avrupalı üyeleri ise adayı bir Amerikan istilasına karşı gerekirse silahlı olarak savunmaktan söz ediyorlar.
Bu koşullar altında, naçiz kanaatime göre, NATO’nun kurulmasına yön veren siyasi irade artık ortadan kalkmıştır. Amerika’nın öncelikleri Avrupa savunmasından uzaklaşmıştır. NATO’nun kuruluşunda tehdit olarak tanımlanan Sovyet Birliği diye bir ülke artık yoktur. Onun yerini alanlar arasında mirasçısı diyebileceğimiz Rusya Federasyonu, hiç olmazsa Amerika tarafından, Batı Avrupa’ya ve onun yaşam biçimine varlıksal tehdit oluşturan bir ülke olarak algılanmamaktadır. Özetlemek gerekirse, NATO’nun kuruluş aşamasında hüküm süren koşullar artık yoktur. Buna karşılık, Avrupa’nın kendini tehdit altında hissetmesi halinde ABD’nin yardıma koşacağı hususu gerçekten tartışmaya açıktır.
NATO bir örgüt olarak varlığını sürdürmekle birlikte, bir ittifak oluşturduğu şüphelidir. Avrupa ülkelerinin kıta savunması için her zaman bir Avrupa NATO’su kurmaları mümkündür ama bu farklı bir örgüt olacaktır.
