Mevsim etkisinden arındırılmış TÜFE ağustosta yüzde 2,29 arttı. Eğer yeni bir iç veya dış şok gelmez, aylık enflasyonun ana eğilimi düşmeye devam eder ve beklentiler biraz daha iyileşirse, faiz indirimlerinin dördüncü çeyrekte başlaması mümkün.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu bugün toplanıyor. Kurul kararını siz bu yazıyı okurken öğrenmiş olabilirsiniz. Faiz yüzde 37’de kaldıysa şaşıran pek olmayacaktır. İndirim geldiyse de bu kez piyasaların asıl sorusu “Neden indirdi?” değil, “Sırada ne var?” olacaktır.
Çünkü artık Merkez Bankası’nın önündeki mesele yalnızca faiz indirip indirmemek değil, faiz indirimlerinin hızını ve zamanlamasını doğru ayarlamak.
Enflasyon hâlâ ikna edici değil
Ben eylül ayında yeni bir faiz indirimini hâlâ zor görüyorum. Bunun nedeni Merkez Bankası’nın gevşemek istememesi değil. Enflasyonun henüz “Buyurun, artık indirebilirsiniz” diyecek kadar ikna edici bir tablo sunmaması.
Ağustos ayında yıllık enflasyon yüzde 31,5’e geriledi. Bu elbette olumlu. Ama temmuzdaki yüzde 31,8’den gelen düşüş oldukça sınırlı. Üstelik aylık fiyat artışlarının ana eğilimi hâlâ yüksek. Mevsim etkisinden arındırılmış TÜFE ağustosta yüzde 2,29 arttı. Hizmetlerde artış yüzde 2,91, enerjide ise yüzde 5,46 oldu.
Kısacası yıllık enflasyon düşüyor ama fiyatlar hâlâ hızlı artıyor.
Bu da görevi fiyat istikrarını sağlamak olan Merkez Bankası için ciddi bir sorun. Çünkü para politikasında önemli olan yalnızca bugünkü enflasyon değil, önümüzdeki aylarda enflasyonun hangi hızda seyredeceği. Beklentiler henüz tam olarak düzelmemişken ve enerji fiyatları yukarı yönlü risk yaratırken yapılacak erken bir faiz indirimi, zaten yavaş giden dezenflasyon sürecini aksatabilir.
Fonlamada gevşeme zaten geldi
Üstelik Merkez Bankası ağustos sonunda önemli bir adım attı. Bir hafta vadeli repo ihalelerine yeniden başladı. Bu karar teknik bir likidite düzenlemesi gibi görülebilir. Ama sonuçta bankacılık sisteminin ortalama fonlama maliyetinde yaklaşık 300 baz puanlık bir düşüş oluştu.
Yani Merkez Bankası “faizi indirmiyorum” derken aslında bir miktar gevşemeyi zaten yaptı.
Bu nedenle eylül ayında bir de politika faizini aşağı çekmesi bana göre gereksiz bir acele olurdu. Önce bu gevşemenin ekonomiye ve enflasyona nasıl yansıdığını görmek daha doğru.
Dördüncü çeyrek için indirim senaryosu
Peki sonrasında?
Eğer yeni bir iç veya dış şok gelmez, aylık enflasyonun ana eğilimi düşmeye devam eder ve beklentiler biraz daha iyileşirse, faiz indirimlerinin dördüncü çeyrekte başlaması mümkün. Ekimde 100 baz puan, aralıkta da 100 baz puan indirim yapılması ve yılın yüzde 35 politika faiziyle tamamlanması birçok kuruluşun ana senaryosu dahilinde.
Bu senaryo bana da mümkün görünüyor.
Ama burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Bu bir takvim değil, bir senaryo. Merkez Bankası’nın önüne her ay yeni bir enflasyon rakamı gelecek ve o rakamlar bu senaryonun bazı satırlarını değiştirebilecek. Veri bağımlısı bir dünyada yaşıyoruz.
Faiz inse bile bu otomatik bir faiz indirim süreci olmayacak. Eylül enflasyonu yüksek çıkarsa ekim indirimi ertelenebilir. Enerji fiyatlarındaki yükseliş kalıcılaşırsa indirimlerin boyutu küçülebilir. Kur üzerinde yeni bir baskı oluşursa Merkez Bankası yeniden frene basabilir.
Ama ekonomideki yavaşlama beklenenden daha sert olursa bu kez başka bir baskı ortaya çıkacak. Yüksek faizlerin iç talep ve yatırımlar üzerindeki etkisi daha fazla hissedildiğinde, Merkez Bankası enflasyonla mücadele ile ekonomik aktivite arasındaki dengeyi yeniden kurmak zorunda kalacak.
“İnen faiz ekonomide nereye gidecek?” sorusunu da sormalıyız
Burada iş dünyasının önemli bir uyarısını da dikkate almak gerekiyor. MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, “Üretimi canlandırmak amacıyla faizleri indirmek tek başına doğru bir sonuç vermez. Önceki dönemlerde düşük faiz ortamında sağlanan kredilerin önemli bölümü üretim yerine arsa ve servet birikimine yöneldi. Yani, geçmişte bu test edildi” diyor.
Bu sözler önemli. Çünkü faiz indiriminin ekonomiyi canlandırması ile üretimi canlandırması aynı şey değil. Daha düşük faiz, ancak kredi gerçekten üretken yatırımlara, kapasite artışına, teknolojiye ve istihdama yönelirse kalıcı bir büyüme yaratabilir. Aksi halde ucuzlayan finansman varlık fiyatlarını şişirebilir, arsa ve diğer servet unsurlarına yönelebilir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemin tartışması sadece “Faiz ne zaman inecek?” olmamalı. “İnen faiz ekonomide nereye gidecek?” sorusunu da sormamız gerekiyor. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha ucuz kredi değil, üretimi ve verimliliği artıran finansman.
Bu nedenle bundan sonra yalnızca “Faiz kaç oldu?” diye sormak yetmeyecek. Aylık enflasyonun ana eğilimine, hizmet fiyatlarına, beklentilere, kura ve ekonominin ne kadar soğuduğuna bakacağız.
Dün konuştuğum bir bankacı arkadaşım, “Bence Merkez Bankası eylülde bekleyecek, fakat faiz indirimlerinin kapısını kapatmayacak. Enflasyon izin verirse ekimde küçük bir adım atacak, ardından aralıkta bir adım daha gelecek” diyordu.
Asıl sınav ise faiz indirmek değil, faiz indirirken enflasyonu yeniden azdırmamak olacak.
Türkiye bu filmi daha önce gördü. Erken faiz indirimlerinin ardından enflasyonun yeniden hızlandığı, sonra daha sert bir sıkılaşmanın gerektiği dönemleri yaşadık. Bu nedenle bu kez Merkez Bankası’nın daha temkinli davranması şaşırtıcı olmaz.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde manşet enflasyondan çok enflasyonun ana eğilimine bakmak gerekecek. Aylık fiyat artışları hangi hızda geliyor? Hizmet enflasyonu gerçekten yavaşlıyor mu? Beklentiler düzeliyor mu? Kur ve enerji fiyatları yeni bir baskı yaratıyor mu? Ve belki de en önemlisi: Faiz indirimi geldiğinde bu finansman üretime mi, yoksa yeniden servet birikimine mi gidecek?
