Yabancı yatırımcı Türkiye’de bir şirketin yönetiminde söz sahibi olmak, üretim yapmak ve uzun süre kalmak için gelir. Paranın yanında teknoloji, know-how ve işletmecilik bilgisi de getirir. Dolayısıyla bizim asıl aradığımız sermaye budur.
Dünyada faizler yeniden yükseliyor. ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvili faizi yüzde 5,33’ün üzerine çıktı. Bu, 19 yılın en yüksek seviyesi. Japonya, İngiltere, Almanya ve Fransa’da da uzun vadeli tahvil faizleri son yılların en yüksek düzeylerine ulaşıyor. Jeopolitik riskler, yükselen petrol fiyatları, enflasyon ve bütçe açıkları yatırımcıların risk iştahını azaltıyor.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin sıcak para meselesini yeniden tartışması şaşırtıcı değil.
Dün cnbce.com’da yer alan bir habere göre Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın kısa vadeli sermaye hareketlerini, özellikle para piyasası fonlarındaki yabancı ve kurumsal yatırımcı ağırlığını mercek altına alması bu nedenle anlaşılır. Ancak meseleyi başka bir boyutuyla da tartışmak gerekiyor.
Yabancı sermayenin iki farklı yüzü
Yabancı sermaye deyince hepsini aynı kefeye koymamak lazım.
Birincisi doğrudan yatırımlar. Yabancı yatırımcı Türkiye’de bir şirketin yönetiminde söz sahibi olmak, üretim yapmak ve uzun süre kalmak için gelir. Paranın yanında teknoloji, know-how ve işletmecilik bilgisi de getirir. Dolayısıyla bizim asıl aradığımız sermaye budur. Doğrudan yatırımcı, bir ülkeye yıllarca kalmak üzere gelir. Bunun için de makroekonomik istikrara, hukuka, güçlü kurumlara ve öngörülebilirliğe bakar.
İkincisi portföy yatırımlarıdır. Hisse senedi ve borçlanma araçlarına gelirler. Yönetimle, üretimle, teknolojiyle fazla ilgilenmezler. Temel amaçları yatırdıkları paradan mümkün olan en yüksek getiriyi elde etmek ve zamanı geldiğinde güvenli biçimde çıkmaktır.
Bu yatırımcının baktığı iki temel şey vardır: Faiz ve kur.
Faiz yüksek olacak, kur fazla oynak olmayacak. Gerisi çok da önemli değildir. Uzun vadeli doğrudan yatırımcı için önemli olan şeyler kısa vadeli portföy yatırımcısı için o kadar önemsiz olabilir.
Sıcak para güvenilmezdir
İşte sıcak para dediğimiz para budur. Ve evet, güvenilmezdir.
Faiz cazipse gelir. Risk artarsa ürker. Daha yüksek getiri başka yerde ortaya çıkarsa gider. Geldiğinde TL’yi değerli hâle getirir, varlık fiyatlarını yükseltir, piyasada finansal bir coşku yaratır. Çıkmaya başladığında ise aynı hızla finansal dalgalanmanın kaynağı olabilir.
Yani sıcak para iki ucu keskin bıçak gibidir. Varlığı da sorun, yokluğu da sorundur.
Fakat burada sıcak paraya kızmak kolaycılıktır. Asıl sorulması gereken soru başkadır. Biz neden bu paraya bu kadar muhtacız?
Sorun sıcak parada değil, bağımlılıkta
Çünkü kendi tasarruflarımız yatırımlarımızı ve ihtiyaç duyduğumuz büyümeyi finanse etmeye yetmiyor. Üretim için ithal girdiye, yatırım için dış finansmana, büyüme için başkalarının tasarruflarına ihtiyaç duyuyoruz. Cari açığın finansmanında daha kalıcı olan doğrudan yatırımlar yetersiz kalınca, portföy yatırımlarına daha fazla yaslanıyoruz.
Dolayısıyla kabahat, parasını kısa sürede büyütüp çıkmak isteyen portföy yatırımcısında değil. O zaten portföy yatırımcısı gibi davranıyor. Bu davranış tarzı onun fıtratında var. Sorun, bizi buna muhtaç bırakan ekonomik yapıda ve politikalarda aranmalı.
Ekonomimizin durumu ne yazık ki bize “Yabancıdan bize ne?” deme imkânı tanımıyor. Çünkü yabancı kaynak gelmediğinde büyümenin, yatırımın ve dış dengenin finansmanında ciddi sıkıntılar yaşıyoruz.
Sıcak parayı vergilendirmek yetmez
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın kısa vadeli sermaye hareketlerini izlemesi ve bunların daha uzun süre Türkiye’de kalmasını sağlamaya çalışması anlaşılabilir. Para piyasası fonlarına yönelik olası vergi düzenlemeleri de bu arayışın bir parçası.
Ancak sıcak parayı vergiyle biraz daha uzun süre Türkiye’de tutmak yardımcı olur, rahatlatır ama temel sorunu hemen çözmez. Çünkü mesele, sıcak paranın kaç gün kaldığı değil; ekonominin neden sürekli yeni sıcak paraya ihtiyaç duyduğudur. Sıcak para girişleri bize yapısal sorunu çözecek adımları uygulamaya koymak için zaman kazandırır.
İhtiyacımız olan yeni bir yatırım hikâyesi
Bunun yolu kısa vadeli sermayeyi kovalamaktan değil, daha kalıcı sermayeyi çekmekten geçiyor.
İç tasarrufları artırmak, verimliliği yükseltmek, yüksek katma değerli üretimi ve ihracatı geliştirmek, ithal girdiye bağımlılığı azaltmak gerekiyor. Ama hepsinden önemlisi doğrudan yabancı yatırımı yeniden çekebilecek güçlü bir hikâye yaratmak şart. Bunun için hukuk, kurumlar, eğitim ve öngörülebilir ekonomi politikaları birlikte düşünülmeli.
Türkiye geçmişte bunu başardı. 2000’li yılların ortasında AB üyeliği ve reform hikâyesiyle yılda 20 milyar doların üzerinde doğrudan yatırım çekebildik. Sonra o hikâye zayıfladı; doğrudan yatırım da geriledi.
Oysa asıl ihtiyacımız olan daha fazla sıcak para değil, sıcak para gelmediğinde de nefes alabilen bir ekonomi yaratmaktır. Sıcak para güvenilmez olabilir. Ama asıl tehlike, güvenilmez olduğunu bile bile ona bağımlı yaşamaktır.