Küresel tedarik zinciri ABD-İran arasındaki anlaşma ile rahat bir nefes almış durumda. İran ile ilgili gelişmeler küresel petrol arzını etkilediği için üretim, taşıma ve girdi maliyetlerine doğrudan yansıyor ve Hürmüz Boğazı’nın işlerliğiyle bu maliyetlerin yavaş yavaş eski haline dönmesi bekleniyor. Ancak, İran’ın bu anlaşmayla küresel ticarete entegre olma ve tedarik zincirlerinde yerini alma şansını yakalama durumu asıl önemli konu olarak öne çıkıyor. Orta koridor gibi ticaret yollarının geçiş üzerinde olması, çok ciddi bir nüfusa ve üretim hacmine sahip olması gibi nedenlerle bu anlaşma, yakın coğrafyamızda yeni ekonomik gelişimin de ufkunu açabilir.
Ülkemizi ilgilendiren diğer bir konu ise Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanıyor. Gümrük Birliği ile 30 yıla yaklaşan bir yatırım ve ticaret entegrasyonun içindeyiz; üretim yapımız, tedarik zincirlerimiz ve pazarlama stratejilerimiz AB regülasyonlarıyla iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle, AB’nin açıkladığı Sanayi Hızlanma Yasası (Industrial Accelerator Act-IAA) bizi doğrudan ilgilendiriyor.
Made in EU ne ifade ediyor?
Avrupa son 20 yılda sanayi üretiminde ciddi bir gerileme yaşıyor. AB imalatının GSYH içindeki payı 2000’de %17,4 iken 2024’te %14,3’e düşmüş durumda. Enerji fiyatları, küresel rekabet, Asya kaynaklı arz fazlaları ve stratejik bağımlılıklar, AB’yi sanayiyi yeniden merkezileştiren bir politika setine yönlendiriyor. Bu noktada Çin ciddi bir tehdit olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda sanayiyi dönüştürme anlamındaki yasal düzenleme ile iki konuya odaklanılıyor.
Bu düzenlemelerden biri, düşük karbonlu ürünlerde zorunlu dönüşüm. Çelik, çimento, alüminyum gibi enerji yoğun ürünlerde AB, kamu alımlarında düşük karbonlu ürün şartı getiriyor. Aynı zamanda, net-sıfır teknoloji ürünlerinde (batarya, güneş paneli, rüzgâr türbini, ısı pompası) belirli oranlarda “Made in EU”, yani AB menşelilik zorunluluğu devreye alıyor. Bunun asıl amacının kritik alanlardaki üretimi AB sınırları içinde toplama çabası olduğu görülüyor.
Özellikle Gümrük Birliğinden temin edilen girdilerin Made in EU hesaplamasına dahil edilmesi oldukça önem taşıyor. Bu bağlamda, AB içerisindeki üretimin artmasının daha fazla girdi ihtiyacı doğuracağını ve dolayısıyla ihracatımızı daha da artıracağını belirtebiliriz. Özellikle otomotiv yan sanayinin bu açıdan bir avantajı elde ettiği ya da mevcut avantajı koruduğu söylenebilir. Bu durum, bu alandaki entegrasyonu daha da artırabilir.
Diğer konu ise yatırımlar için yeni kurallar getirilmesi. Teknoloji transferi ve yerli istihdam sağlayan yatırımlar önceliklendiriyor ve bu alanda yapılan yatırımlarda AB’de üretim yapma zorunluluğu, AB iş gücünün istihdam edilmesi gibi koşullar aranmaya başlanıyor.
Made in Europe ülkemizi nasıl etkiliyor?
Burada bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmekte yarar var. Düzenleme ülkemizde üretilen ürünleri “Made in Europe” kapsamına alındığına ilişkin bir bilgi içermiyor. Örneğin, ülkemizde üretilen araçlar “Made in Türkiye” olacak ve bu yasal düzenleme kapsamında AB menşeli olarak değerlendirilmeyecek. Otomotiv gibi birçok sanayi sektöründe kamu alımları ve üretime yönelik verilecek teşvikler açısından AB’de üretilen sanayi ürünlerinde dezavantajlı olacağız. Bu nedenle, ülkemize AB şirketlerinin ya da AB pazarını düşünerek yatırım yapacak şirketlerin ülkemizde yeni yatırım yapma ihtimalleri de azalıyor.
Ayrıca, AB’de üretim yapma zorunluluğu ve üretimlerin bu kapsamda desteklenmesi orta ve uzun vadede ülkemize yeni yatırım çekme konusunda bir problem olarak karşımıza çıkabilir ve AB’nin üretim ve yatırım üssü olan pozisyonumuz bu düzenleme nedeniyle tehdit altında olabilir. Çin merkezli bir otomotiv şirketi örneğinde olduğu gibi yatırım kararlarındaki istenmeyen durumlar daha da artabilir.
Gümrük Birliğinin ileri düzey bir pazara giriş anlaşması olarak kurgulanması nedeniyle bu yaklaşım Gümrük Birliği ile tamamen çelişiyor. Sanayi ve işlenmiş tarım ürünleri açısından serbest dolaşım statüsünü kazanan her ürün her iki pazarda serbest dolaşımda olabiliyor. Her iki pazarda bu sektörlerde yatırım yapmanın bir farkı bulunmuyor. Bu nedenle, birçok AB’li şirket ülkemizde yatırım yapmıyor ve üretilen ürünleri de AB pazarında serbestçe dolaştırabiliyor. Ancak “Made in EU” olan ürünlerin AB’de bir ayrıcalığa sahip olması nedeniyle son düzenleme sonrasında AB’de üretilen ürün ile ülkemizde üretilen ürünler açısından ciddi bir fark oluşuyor. Bu yaklaşım da Gümrük Birliği ile oluşturulan ortak pazar kavramına zarar veriyor.
Türkiye’de üretilen otomobiller AB’ye gümrüksüz girebilse de bu durum, araçların AB’deki şirket aracı vergi avantajlarından ve filo teşviklerinden otomatik olarak yararlanacağı anlamına gelmeyebilir çünkü Gümrük Birliği malların ticaretini kolaylaştırırken, AB’nin sanayi politikası teşviklerine eşit erişim sağlamıyor.
Ne yapılmalı?
AB uzun süredir bir sanayi dönüşümü içinde; bundan sonra da olmalıdır ya da olacaktır. Yerli üretimi ve bu alandaki teşvikleri artırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılıyor ve maalesef Gümrük Birliğimizin olması bu yaklaşım için yeterli olmuyor. AB tarafından mevcut Gümrük Birliği yeni nesil serbest ticaret anlaşmalarının gerisinde kalıyor ve yeşil sanayi teşvikleri, kamu alımları, şirket aracı vergi avantajları, yerli içerik koşulları, batarya ve kritik teknoloji politikaları gibi alanlarda Türkiye’ye otomatik hak tanımıyor. Öncelikle, Gümrük Birliği yaklaşımının gözden geçirilmesi ve modernizasyon değil AB sanayi dönüşümüne entegrasyonun veya dönüşümünün bir parçası olarak bir kez daha ele alınması gerekiyor.
Ülkemizin öncelikli olarak nihai düzenlemede “güvenilir ortak” veya “eşdeğer ülke” statüsünde olduğunu AB’ye tekrar hatırlatması gerekiyor. Bunun için AB’ye Türkiye’nin otomotiv gibi birçok sektörde AB değer zincirinin entegre bir parçası olduğunu sık sık hatırlatmamız gerekiyor. Aksi durumda AB’li şirketlerin üretimlerinin artması sonucunda Türkiye’den AB’ye ihraç ettiğimiz ürünler olumsuz etkilenebilir. Ek olarak bu yaklaşım, AB pazarı için AB’li şirketler tarafından ülkemizde üretim yapan şirketlerin faaliyetlerini de olumsuz etkileyebilir.
Bu noktada, Ticaret Bakanlığımızın koordinasyonuyla STK’lar ile bir araya gelerek ortak bir strateji geliştirmek ve bu süreçte AB’nin de olumsuz etkilenebileceğini ortaya koymamız önemli olacaktır.