Küresel tedarik zinciri, tüm dünyayı etkileyen salgından bu yana henüz arzu edilen noktaya gelemedi. Küresel salgının yaratmış olduğu kırılmalar onarılmaya çalışırken, tamamen onarıma iki konu engel oluyor. Bunlardan biri, Trump ile başlayan ticareti engelleyen gümrük vergileri; diğeri ise Rusya-Ukrayna savaşı ile başlayıp İran ile devam eden bölgesel gerilimler. Ticaret açısından bakıldığında İran konusu küresel petrol arzını etkilediği için üretim, taşıma ve girdi maliyetlerini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle, savaşın uzamasıyla küresel tedarik zinciri üzerindeki olumsuz etkiler de artacaktır.
Ülkemiz için asıl kritik gelişme ise Avrupa Birliği’nde yaşanıyor. İhracatımızın yarısının Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yapıldığı bir ekonomide, Brüksel’de alınan her karar doğrudan ülkemizi etkiliyor. Gümrük birliği ile 30 yıla yaklaşan bir entegrasyonun içindeyiz; üretim yapımız, tedarik zincirlerimiz ve pazarlama stratejilerimiz AB regülasyonlarıyla iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle, AB’nin geçen hafta açıkladığı Industrial Accelerator Act (IAA) sadece bir sanayi politikası değil, Türkiye’nin dış ticaretinin geleceğini şekillendirecek bir “çerçeve doküman” niteliği taşıyor.
AB açısından bu düzenleme ne ifade ediyor?
Avrupa son 20 yılda sanayi üretiminde ciddi bir gerileme yaşıyor. AB imalatının GSYH içindeki payı 2000’de %17,4 iken 2024’te %14,3’e düşmüş durumda. Enerji fiyatları, küresel rekabet, Asya kaynaklı arz fazlaları ve stratejik bağımlılıklar, AB’yi sanayiyi yeniden merkezileştiren bir politika setine yönlendiriyor. Çin yine burada ciddi bir tehdit olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, sanayiyi dönüştürme anlamında bir yasal düzenlemeyle iki konuya odaklanılıyor.
Bunlardan biri, düşük karbonlu ürünlerde zorunlu dönüşüm. Çelik, çimento, alüminyum gibi enerji yoğun ürünlerde AB, kamu alımlarında düşük karbonlu ürün şartı getiriyor. Aynı zamanda, net-sıfır teknoloji ürünlerinde (batarya, güneş paneli, rüzgâr türbini, ısı pompası gibi) belirli oranlarda “made in europe”, yani AB menşelilik zorunluluğu devreye alıyor. Bunun asıl amacının kritik alanlarda üretimi AB sınırları içinde toplama çabasına yönelik olduğu görülüyor.
Diğer konu ise yatırımlar için yeni kurallar getirilmesi olarak öne çıkıyor. Bu kurallarla, teknoloji transferi ve yerli istihdam sağlayan yatırımlar önceliklendiriyor. Bu alanda yapılan yatırımlarda AB’de üretim yapma zorunluluğu, AB iş gücünün istihdam edilmesi gibi koşullar aranmaya başlanacak.
Türkiye açısından IAA ne ifade ediyor?
IAA, Avrupa’nın kaybettiği rekabet gücünü geri kazanmak için oluşturduğu kapsamlı bir “sanayi güvenlik paketi” olarak düşünülebilir. Ancak bu dönüşümün Türkiye üzerindeki etkileri hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor.
Özellikle, Gümrük Birliği’nden temin edilen girdilerin “Made in Europe” hesaplamasına dahil edilmesi oldukça önemli. Bu bağlamda, AB içerisinde üretimin artmasının, daha fazla girdi ihtiyacı doğuracağına ve dolayısıyla ihracatımızı daha da artıracağına kesin gözüyle bakılabilir. Özellikle otomotiv yan sanayinin bu açıdan bir avantaj elde ettiği ya da mevcut avantajı koruduğu söylenebilir. Bu da bu alandaki entegrasyonu daha da artırabilir.
Diğer taraftan, bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmekte yarar var. Düzenleme ülkemizde üretilen ürünleri “Made in Europe” kapsamına alındığına ilişkin bir bilgiyi içermiyor. Örneğin, ülkemizde üretilen araçlar “Made in Türkiye” olacak ve bu yasal düzenleme kapsamında AB menşeli olarak değerlendirilmeyecek. Otomotiv sanayi açısından, özellikle kamu alımlarında, AB’de üretilen araçlara göre nispeten dezavantajlı olacağımız söylenebilir.
Ayrıca, AB’de üretim yapma zorunluluğu ve üretimlerin bu kapsamda desteklenmesi orta ve uzun vadede ülkemize yeni yatırım çekme konusunda bir problem olarak karşımıza çıkabilir. AB’nin üretim ve yatırım üssü olan pozisyonumuzun bu düzenleme nedeniyle tehdit altında olabileceğini söyleyebiliriz. Değerlendirilmesi gereken diğer bir nokta ise düşük karbonlu ürün şartı ile özellikle çelik, çimento, alüminyum üreticileri için ciddi bir uyum baskısı oluşturuyor olması. Net-sıfır teknoloji ürünlerinde AB’de üretilen bileşen kullanımını zorunlu tutması sonucunda bu alandaki ihracatımız da olumsuz etkilenebilir.
Ne yapılmalı?
AB, aslında uzun süredir bir sanayi dönüşümü içinde. AB’de yerli üretimi ve bu alandaki teşvikleri artırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılıyor fakat Gümrük Birliği bu yaklaşım içinde olmamız için yeterli olmuyor. Girdi ya da ara mallarımızın üretimde bu mevzuat kapsamında olması önemli olsa da tek başına yeterli değil. AB üretimindeki tedarik zincirinin ayrılmaz parçası olmak ve AB şirketlerinin yatırım üssü avantajını korumak istiyorsak, Gümrük Birliği güncellenmesinin bu bakış açısıyla tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor.
Özellikle AB tarafından yapılan bu kapsamdaki çalışmalarda, Gümrük Birliği’nden dolayı AB üyesi ülke gibi müzakere ve çalışmalarda yer almamız ve talep etmemiz halinde de içinde olmamız gerekiyor. 30 yıllık Gümrük Birliği anlaşmamızın bu özerkliği bize sağlaması gerektiğini düşünüyoruz. Aksi halde, Kuzey Afrika ülkelerinde yatırım rekabetini kaybetmemiz gibi AB tarafında da aynı durum söz konusu olabilir. Bu durumda ise yerli şirketlerimiz bile AB’de yatırım yaparak bu düzenlemelerin avantajından yararlanmak isteyebilir.