Tam bir sene önce, dünya ekonomisinde artan borçluluk trendine dikkat çekmiş ve varlık değerlerinin milli gelire oranının daha önceki küresel krizlerdeki seviyelere ulaştığına dair bazı verileri paylaşmıştım. O zaman demiştim ki dünyanın önünde üç seçenek var: enflasyonla borçları eritmek, yapay zekâ ile verimliliği artırıp toplam geliri yükseltmek ya da başka bir küresel krizi beklemek. Aradan bir sene geçti, borçlar daha da arttı ve yapay zekânın verimlilik üzerindeki etkilerinin görülmesi hâlâ bekleniyor. Gelin, beliren kıyamet alametlerine bakalım.
Malumunuz, yapay zekâ son 20 yılda yatırım yapılan birçok yazılım teknolojisinin aksine sermaye yoğun bir iş. En iyi modelleri kurmak için insan kaynağına çok para ayırmanız lazım. Ama esas sermaye gerektiren boyut veri merkezleri. Veri merkezi, bildiğiniz gibi üst düzey hassasiyet gerektiren bir inşaat işi. Beton, kablo, taşıyıcı sistemler gibi birçok para gerektiren kalem var. Sonra veri merkezine kesintisiz enerji sağlamanız gerekiyor; yani bu sistemleri besleyecek yeni enerji santrallerine ihtiyaç var. Bir de tabii bu veri merkezlerinin içine dünyanın en pahalı ürünleri olan çiplerden koymalısınız. Şu an çip veya gaz türbini almak için paranız olsa bile sıra bekliyorsunuz. Öyle zor bir iş…
Geçen seneki yazımı yazdığımda, yapay zekâya yatırım yapan şirketlerin finansman kaynağı büyük ölçüde kendi nakit akışları ve aldıkları sermaye yatırımlarıydı. O zamandan beri önemli bir değişiklik oldu. Bu şirketler, borcun veri merkezleri için ne kadar uygun bir finansman kaynağı olduğunu keşfettiler. Nasıl olsa bu veri merkezleri ileride çok talep görecek ve elde edilen gelir borçları ödemeye fazlasıyla yetecek!
Sadece 2026’da ABD’deki büyük teknoloji şirketlerinin sermaye yatırımı taahhüdü 600-700 milyar dolardı. Yılbaşından bu yana 250 milyar dolar borç almışlar. UBS’e göre, bu şirketlerin toplam borç stoğu yaklaşık 3 trilyon dolar. Borcun bir kısmı veri merkezlerine bağlı farklı finansal araçlara gizlenmiş de olabilir. Her durumda, şu an ABD’de borç deyince akla yapay zekâ geliyor. Yapay zekâ ile ilgisi olmayan şirketler de bu nedenle borçlanmakta zorluk çekiyor.
İsviçre’nin Basel şehrinde, “merkez bankalarının bankası” olarak bilinen BIS diye bir kurum var. İşleri, küresel piyasalardaki riskleri takip etmek… BIS bu sene iki kez “yapay zekâ işlerindeki borçlanmaya dikkat edin!” diye rapor yayımladı. BIS diyor ki yapay zekâ piyasalarında ilginç bir olgu gözlemleniyor: Şirketlerin kredilerindeki marjlar açılırken hisse değerleri de yükselmeye devam ediyor. Yani borç verenler risk görürken, hissedarlar ise hâlâ ileride çok kâr edeceklerini savunuyor. Bu durum bana 1999 dot-com veya 2008 krizlerinden hemen önceki dinamikleri hatırlatıyor.
Nobel ödüllü iktisatçı William Nordhaus, bugünkü yapay zekâ gibi yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişen bilişim teknolojilerinin, bunları geliştiren şirketlere sağladığı faydaları incelemiş. Diyor ki bu teknolojilerin sağladığı toplam ekonomik değerin yalnızca yüzde 2,2'si teknolojiyi geliştiren şirketlere kalmış. Kalanı ucuz fiyatlarla kullanılan altyapı sayesinde müşterilere ve tüketicilere akmış. Yani şirketlerin irrasyonel hareketlerle fazla yatırım yapmasıyla şişen balonlar, inovasyonun tabiatında var. Yapay zekâ balonunun ne zaman patlayacağını ise bilmiyoruz. Ancak ilk ciddi sinyalin borsadan değil, bu şirketlere borç verenlerden gelmesi muhtemel.
2008 krizinde Amerikan hükümeti General Motors gibi birçok özel şirketi kurtarmıştı. “Ne olacak, yapay zekâ şirketlerini de kurtarır!”, diyebilirsiniz. Ama durum pek de öyle değil. Birincisi, herkes bu şirketlerden nefret ediyor. Şu an Amerikan seçimlerinde en popüler konu “aman bizim mahallemize veri merkezi yapılmasın da elektrik fiyatları artmasın” tartışmaları. İkincisi, ABD’de son 15 yılda borçluluk o kadar arttı ki devletin kendinden başkasına hayrı yok. 2024’te ilk kez Amerikan devletinin faize ödediği para, savunma hartcamalarını geçti. Amerikan kamu borç stoğunun artışıyla yapay zekâ şirketlerinin borç yükündeki artış arasındaki çift yönlü riske dikkat edin! Her ikisi de aynı piyasada borçlandıkları için birbirlerinin faiz oranlarını yukarı yönlü hareket ettiriyor. Kriz anında ikisinin de birbirine bir hayrı olmayacağı ortada.
Peki, ABD’de bu riskler birikirken Çin dünya ekonomisinin yeni motoru olabilir mi? 2008’de biraz öyle olmuştu. Bu sıralar Çin’de de durumlar iyi değil. Yine geçen sene yazdığım gibi, Çin son yıllarda ekonomik büyümesini özellikle güneş paneli, pil ve elektrikli araba gibi gelecek nesil ürünlerdeki aşırı kapasite üzerine kurdu. Çin Komünist Partisi, şirketlere “kâr etmenize gerek yok, ben ucuza finansman sağlayayım, siz üretim yapın” diyor. Ama günün sonunda sistemde biriken borçları kimin ödeyeceği tam bir muamma.
Çin’in nüfusu hem azalıyor hem de hızla yaşlanıyor. Bugün nüfusun yüzde 15’ini oluşturan 65 yaş üstü grubun oranı 2040’ta yüzde 30’lara çıkacak. Bu zaten dar olan iç talebin daha da daralması demek. Bu nedenle son kalkınma planında yerel talebin artırılmasını önceliklendirdiler. Ancak Çin devletindeki mühendislik geleneği o kadar güçlü ki topluma yapılan mühendislik müdahaleleri bazen hiç beklenmeyen sonuçlar doğuruyor. Mesela, çok uzayan tek çocuk politikası bugünkü demografik çöküşün temel sebebi. Benzer şekilde, Çin’in Mao’dan beri uyguladığı köylülere kente yerleşme izni vermeme politikası da pek çok erkeğin ailesini köyde bırakıp şehre gelmesine, orada sosyal güvenlik sistemine kaydolmadan çalışmasına sebep olmuştu. Fabrika yurdunda yaşayan, ailesi çalışmayan ve emekliliği olmayan yüz milyonlarca kişinin Batı standartlarında tüketim yapmasını bekleyemezsiniz. Şimdi bu politikaları düzeltmeye çalışsalar da Çin’in içine girdiği durağanlıktan çıkması kolay değil.
Peki, tüm bunlardan bize ne? Tam makroekonomik istikrarı sağlamaya başlayacağımız dönemde, dünyada yükselen faizler borçlu şirketlerimizi daha da zor duruma sokabilir. Türkiye’de işgücü pahalandıkça, dışarıya yatırım yapacak şirketlerimiz bu yatırımları finanse edemeyebilir. Bir de aynı anda ihracat pazarlarımıza, iç talebi düşen Çinlilierin daha da ucuza mal sattıklarını düşünün. Yapay zekâ balonundan herhangi bir fayda görmediğimiz halde, küresel ekonomiyi etkileyecek bir çöküşün dalgaları altında kalabiliriz.