Malumunuz, bu sene Birleşmiş Milletlerin çevre görüşmelerinin yapıldığı COP zirvesi Antalya’da yapılacak. Bu vesileyle, son dönemde küresel çevre sorunları ülkemizde gündemin üst sıralarına tırmanmış durumda. Ben de kasım ayına kadar küresel çevre konularının iş dünyamızı ilgilendiren yönlerine dair yazacağım.
Bu hafta da aynı konuda toplantılar için New York’taydım. Türkiye, COP içinde özel bir “business” ayağı kurarak bugüne kadar benim “iklim dünyasının Talibanı” dediğim bazı iklim aktivistlerinin elindeki gündemi, çözüme yönelik makul tartışmaların yapılabileceği bir zemine çekiyor. Bu sürecin organizasyonunu da TOBB yapıyor. Hatırlarsanız TOBB, on yıl önce G20 toplantıları Antalya’da yapıldığında da benzer bir süreci Business 20 için yapmıştı.
Dünya nüfusunun kabaca üçte ikisinin yaşadığı, dünya ekonomisinin üçte birini oluşturan gelişmekte olan ülkeler, iklim finansmanının ancak %16’sını alıyor. Türkiye de bu grubun içinde. Öte yandan, finansmana erişim kolaylığının yanı sıra maliyetler açısından da kalkınmış ekonomilerdeki oyuncular daha şanslı. Zira borçlanma süreleri ve hibeler göz önüne alındığında, finansmana erişimin kolaylığına ek olarak başka avantajlar da söz konusu.
Örneğin, Çin’den alınan ürünlerle Almanya’da kurulacak bir güneş santralinin aynı ölçekteki bir benzerini Türkiye’de daha yüksek maliyetlerle finanse edebiliyorsunuz. Ya da benzer ölçekteki iki sanayi tesisinin karbon ayak izini azaltmak için modernize ederseniz Türkiye’de Almanya’dakinden daha yüksek finansman maliyetleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu maliyet farkı 2-3 kata kadar çıkıyor.
Finansman maliyetlerindeki farkın ana sebebi, gelişmekte olan ülkelerin daha riskli olması. Hem ülke riski var hem de döviz riski. Yani başka yatırımlarda finansman maliyetleri gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere nazaran neden yüksekse iklim finansmanında da o nedenle daha yüksek. Finansman sağlayan kurumlar gelişmekte olan ekonomileri gelişmiş ülkelere göre daha riskli görüyor. Oysa iklim değişikliği küresel bir mesele. Yani karbon salınımı hangi ülkeden kaynaklı olursa olsun, tüm dünyadaki iklimi değiştiriyor.
İkinci neden, gelişmekte olan ülkelerdeki şirketlerin, Türkiye’den de çok iyi bildiğimiz gibi, büyük ölçüde KOBİ olmaları. Bunlar, iklim finansmanında hem bulundukları ülkenin şartlarından hem de KOBİ’lerin kurumsal yapılarının zayıflığından dolayı kaybediyor. Bu şirketlerin çoğu zaten iklim finansmanına ulaşabilecek proje geliştirmeyi de bilmiyor. Bilenlerin ise yapacağı projeler çok küçük ölçekli kalıyor ve bunları birleştirip beraber fonlayacak mekanizmalar bulunmuyor. Geçenlerde konuştuğum Afrika’nın en büyük bankalarından birinin yetkilisi, Dünya Bankası’ndan aldıkları iklim kredilerini dağıtamadıklarından yakınıyordu. Türkiye’de de durumun çok farklı olduğunu sanmıyorum.
İklim finansmanını sadece şirketlerle ilgili bir mesele olarak düşünmeyin. Herkesin iklim finansmanına ihtiyacı var. En basit iklim çözümlerinden biri, binaların enerji verimliliğini artırmak. Bunun en yaygın yollarından biri de gayet pahalı bir iş olan mantolama yapmak. Üstelik bina sadece size ait değilse mali yükü komşular arasında paylaşmanız gerekiyor. Genelde bina sakinlerinin kimisi emekli oluyor, kimisinin ise durumu müsait olmuyor. Mesela Türkiye’de apartmanların hükmi şahsiyeti olmadığı için bu işler için kredi alabilmeleri mümkün değil. Bazı apartmanların tapusu ya da ruhsatı bile yok! Enerji verimliliğini artıracak yatırımların nasıl paylaşılacağı ve nasıl finanse edileceği belli olmadığından gelişmekte olan ülkelerde bu yatırımlar asla yapılamıyor.
Karbon ayak izini azaltmak için gerekli yatırımları yap(a)madığınızda ne oluyor? Eğer bir sanayiciyseniz, ürününüzü Avrupa’ya sattığınızda sınırda karbon vergisiyle karşılaşıyorsunuz. Ancak bu vergi Avrupa’daki kamu harcamaları için kullanılıyor. Yani gelişmekte olan ülkelere bir faydası yok. Aksine, Türkiye gibi ülkelerdeki KOBİ’lerin kredi skorları, sınırda karbon vergisinin getirdiği belirsizlikler nedeniyle daha da düşüyor. Bir de buna yeni çıkan ve bankaların sermaye yeterliliğini düzenleyen Basel III ve IV sistemlerini ekleyin. Bu düzenlemelerle bankaların “riskli” kredilere ayırmak zorunda oldukları karşılık oranları artırıldı. Tüm bunlar, en gerekli olduğu zamanda iklim finansmanını kıtlaştıracak düzenlemeler. Küresel finansal sistemi düzenleyen bürokrasi, finansal sistemin istikrarlı kalması için bizim gibi ülkelerin iklim finansmanına erişimini kısıtlıyor.
Küresel kuralların yeniden belirlendiği masalarda hep en sona kaldıkları için önemsenmeyen gelişmekte olan ülkelerin ve KOBİ’lerin iklim finansmanına erişim meselesine bir çözüm getirilemezse, iklim değişikliğinin faturası tamamen bu ülkelere, yani bize çıkacak. Bu sene COP’un Antalya’da yapılması, bu gibi konularda teknik bilgilerimizi artırarak masaya daha güçlü gelmemizin önünü açacaktır diye ümit ediyorum.